Hatırladıklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hatırladıklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Mekan da değişir, karakterler de... Arketipler, asla!

Blogumu her özlediğimde son yazdığım birkaç yazıyı geriye doğru okurum, düşüncelere dalarım. Gerçekten de burası tek başına olduğum tek yer. Bunun insana verdiği garip bir ferahlık var. Hem herkese açık bir yerde yazıyorsun, hem kimsenin haberi yok. Çünkü artık unutulmuş bir mecra. Ne mutlu. Okuyorsan, bana çaktırmadan oku, sevgili okuyucu. 

En son nerede kalmışım? Kıbrıs'ta serin bir nisan sabahında, kediler ve insanlarım uyurken içimdeki sesler karmakarışıktı. Susturmadık sesleri, alıp başımızı Türkiye'ye döndük. Kıbrıs'tan ayrılmaya acaba ilk ne zaman karar verdim? Belki pandemiyle birlikte kafamızda bu düşünce olgunlaşmaya başlamıştı. Çünkü pandemide hava ve deniz ulaşımı kapanınca, karayolu da olmadığından adada ada psikolojisi ile tanışmış olduk. Kıbrıs güzeldi, sosyal çevremiz genişti, sevgili arkadaşlarımız vardı. Ama işte pandemide bir anda kapanınca adada hapis gibi olmuştuk. Bunun yarattığı his tuhaf. Sonra yollar açıldığında Türkiye'ye deniz ve karayolu ile gelmeye başladık. Uzun yolların tadını aldık, başka yollar kesmez oldu. Sonra o sıcaklar daha da rahatsız etmeye başladı; o güne kadar katlanılan ve göz ardı edilen konforsuzluklar batmaya başladı. Kafamızda bir tohum gibi düşen memleketimize geri dönme fikri usul usul gelişmeye başladı. 


Kızımız Türkiye'de üniversite kazanıp gitti, biz iki başımıza kaldık. Ne yapıyorduk yani bu sarı sıcakta? Pandemide üstelik iki şehir çocuğu, gidip bir köy evi aldık. Bu sefer aklımız orada kalmaya başladı. Senede üç beş gün kalıp eve dönüyorduk, aklımız köyde kalıyordu. Köy dediysem, tarım ve hayvancılık yapılan klasik bir köy değil, bizim gibi şehirli göçmenlerin sonradan yerleştiği bir dağ köyü. Kazdağları'nda bir ev. Neyse, bu sefer de aklımız köyde kalıyordu. Sanki de köyde doğmuşuz, köyümüzü özlüyoruz. Oysa ki ne köyümüz var ne köylümüz. İşte benimsemişiz diyelim. Şehirli insanın özenci diyelim. Gel zaman git zaman fikir kafamızda iyice olgunlaştı, tohum çatladı ve biz toplanıp köyümüze yerleştik. 

Anlatamam ne kadar güzel, ne kadar huzurlu, ne kadar mutlu bir seneydi orada geçirdiğimiz. Belki sonra anlatırım. O hayatı o kadar özençle istedim ki, bir yıl uzaktan işlerimizde çalıştık. Bir üniversitede uzaktan online ders veriyordum, Hakan da uzaktan çalışıyordu. Ancak bu bir senenin sonunda, hayat bavullarımızı elimize verip bizi başka bir yere savurdu. 

İstanbul'a geldik, oysa hiç düşünmüyordum İstanbul'u. Hep başka şehirlerdeki üniversitelere bakıyordum. Ama bazen öyle olması gerekir. Hızla yeni hayatımıza adapte olduk, peş peşe iki göçün yorgunluğunu atamadan bedenim aniden frene bastı ve hastalandım. Ben kendimi duymuyordum, dedi ki: "Dur, Elif, her şeyi taşıdın, her şeyi yetiştirdin, her işi hallettin ama beni geride unuttun. Dur," dedi. Sonrasını sonra anlatacağım. 

21 Eylül 2015 Pazartesi

Geride kalmak

İnsan yolu yarıladığını nasıl idrak eder? Yaşamsal yolu diyorum, Tarancı'nın dediği gibi hani; "Dante gibi yarısındayız ömrün" Otuzbeşi de geçtim çoktan. Bir anda dank etmiyor tabii... En azından bende böyle oluyor, yavaş yavaş idrak etme hali.

Son bir kaç senede babamın ölümüyle başlayan bir duygu bu. Neden çünkü senin varolmana neden iki kişiden biri baba. İnsanın varlığının da bir kısmı ölüyor gibi. Mesela benim buraya yazma sıklığım azaldı... Eskisi gibi yazamıyordum çünkü eskisi kadar konuşmuyorum da aynı zamanda. Ha evet, akademik anlamda bir sürü yazım var, kitap bölümleri, makaleler, ders sunumları... Ama kişisel anlamda sesim sustu belli ki. Şimdi ne olduysa yazıyorum tekrar.

Babam öldü, sonra kayınpederim. Bir akrabamızın 20 yaşındaki gencecik kızı öldü sonra. Ve peş peşe arkadaşlarımızın anneleri babaları... Ne çok insan öldü yahu, ne çok. Nur içinde yatsınlar. Otuzbeş filan değil, işte bu ölümler yüzünden insan yolu yarıladığını düşünebilir.

Şimdi dönüp dönüp bakıyorum aldığım yola. Neler yapmışım, neleri yapamamışım, nelerden korkmuşum, nelere kafa tutmuşum, kimlerle küsmüş kimlerle barışmışım... Bir eşikte olduğumu hissediyorum. Demek ki ölüm var, ölünüyor işte. Sessizce gözlerini kapayınca muaf değilsin hiç bir durumdan. Ölümün olduğu dünyada yaşam çok daha değerli. Bir eşikteyim onu biliyorum. Kırk yaşıma yakınken, yaşamın değerini daha yeni kavramanın eşiği. Gibi. Tam değilse bile, işte...

   

10 Aralık 2014 Çarşamba

10. Gün: En sevdiğin tatlı bir şey

Şeker sevmem. Çikolatanın yalnızca bitter olanını severim (en az %50 dark). Pasta, tatlı gibi şeyleri de çok aramam. Ama beni çocukluğuma götüren ve hala çok sevdiğim tek şekerleme tarçınlı akide şekeridir. Bilmeyen genç nesiller için bilgi: akide şekeri yalnızca şeker ve limonla yapılır. Deneyiniz :) 

I don't like sugar. I like only bitter chocalate (%50 and more dark preferable). I don't care about cakes, desserts and so on. But rock candy with cinnamon is still my favourite since my childhood. For the young ones who doesn't know: rock candy is made by only sugar and lemon. Just try! :)


8 Aralık 2014 Pazartesi

8. Gün: Favori animasyon karakteri


Evet en sevdiğim animasyon karakter Heidi. Öyle çok severim ki, pastoral karakterime katkısı olması normaldir. Ben çocukken, eylül ayında okullar açıldığında okuldaki çocuklar hep yazın köye gitmiş olurlardı. Bizim gideceğimiz bir köy yoktu, akrabalarımız İstanbul'da yaşardı, bir de her yaz iki hafta kampa giderdik. Çocuk kısmı ne yoksa ona özenir ya, Heidi'yi izledikçe özenirdim. Alp Dede'nin süt sağması, ocağın başında oturmaları, o iştah açıcı peynirler, Heidi'nin Peter'le keçileri otlatması, Alpler çok hoşuma giderdi.

Babam da bahar aylarında koyunlar kuzulamaya başladığında beni tutar yaşadığımız kentin civar köylerine götürürdü. Kendimi sürünün içine atar kuzulara sarılır severdim. O kadar mutlu olurdum ki kalbim ağzımdan çıkacak gibi olurdu. Neticede Heidi candır.

....................................................

My favourite animation character is Heidi. I'm sure, it effected my pastoral character too much. The kids in my class used to spend their summer holiday in their village. I used to envy them since we had no village to go. Our relatives was living in Istanbul, except from going there we used to go to camp for two weeks each summer. It's normal a children's envy to what is absence. I used to envy when I watch Heidi. I'd liked the grand father Alp's milking, those cheeses, their fireplace, Heidi's tours with Peter, the Alps...

My daddy found a solution, he used to take me to the near villages of the city we live in. I remember myself bouncing into the flock and hugging the newborn lambs. I was so happy then. So, I liked Heidi most. 

  

20 Şubat 2013 Çarşamba

Evimizin kedisi

Kıbrıs'a gelirken, kedimiz Tarçın'ı annemlere bırakmıştık. Aslında bana kalsa ayrılmazdım, ama annemlerin kedisi Çirkin hastaydı, karnında kistler büyüyor, ameliyat oluyor birkaç ay sonra yeniden büyüyordu. Babam, "Çirkin'in durumu iyiye gitmiyor, Tarçını alma, bizde kalsın" deyince bıraktım tabii. Birkaç ay sonra Çirkin'imizin son operasyonundan sonra toparlanamadığını öğrendik. 

Kedilerle olan hikayelerimiz çeşitli... İlk kedim Çirkin, siyah beyaz renkli, olabildiğince yakışıklı bir Ayvalık beyefendisiydi. Kendisini tam 13 yıl önce Ayvalık sokaklarında yürürken bulmuştum, gel demiştim, gelince de bizim kedimiz olmuştu. Pek asil, pek mağrurdu. Burnu düşse eğilip almazdı. Ev ahalisine farklı  farklı davranırdı, bir tek babamın kucağında saatlerce yatardı. Babamın hastalığı çıktıktan sonra Çirkin de kanser oldu. Babamdan önce öldü. Çirkin'i öyle sıkıştırıp sevmek filan mümkün olmazdı pek. Isırırdı, çizerdi. Ama çok, çok güzeldi. Buz gibi bir kış günü gitti.  

Sonra baba evinden uçup, çalışmak için İstanbul'a yerleştiğimde bir gün Tarçın'la karşılaştım. Çalıştığım yayın evinin bir işi için Fulya'daki renk ayrımcıda bulunuyordum. Tarçın da kapının önünde kendisine verilmiş poğaça ve börekleri tıkıştırıyordu ağzına. Tekirdi. Hemen sevimlilikler, bir şeyler derken, ablaya yazıldı* Tarçın. Alıp eve götürdüm. 11 yıl önceydi. Tarçın 1 yaşındayken evlenip Ankara'ya taşındım, hep bizimleydi. Kızım doğduğunda da onu asla uzaklaştırmadık. Hatta bebek ayakta sallanırken gelir ayakucuna yatar onunla sallanırdı. Tarçın kadar iyi huylu ve sevgi dolu bir kedi görmedim, hiçbir kediyi de onun kadar sevmedim. Henüz. Tarçın'ı anneme can yoldaşı bırakıp buraya geldiğimizde bir yıl kedisiz yaşadık. Ama ne kitapsız ne kedisiz olunmuyor değil mi? İnsan alışmasın bir kez o mırıltılara, sıcaklığa. 

Kedi kedi kedi dedim ve bir gün Cesur'u bulduk kızımla birlikte. Eve dönüyorduk, Tarçından daha iri daha koyu renkli bir tekirdi. İçinde göründüğü kedi grubundan daha başka bakıyordu gözleri. "Anne alalım ne olur" dedi kızım. Ben de onu çağıracağımı, gelirse bizimle kalabileceğini söyledim. Fark etmişsindir sevgili okuyucu bu kısma kadar bütün kedileri sokaktan topluyorum. Ve gel dediğimde gelen kediyi alıyorum yalnızca. Bence seçim karşılıklı olmalı. Cesur iki kocaman caddeyi geçip bizimle eve kadar gelince hem adını hak etti hem de bizim balkona yerleşti. Bir ay kadar bizimle yaşadı, bir gün boynunda bir şişlik oluştu ve ne oluyor veterinere mi götürsek diyene kadar Cesur ortadan kayboldu. Belki başka bir eve kapılanmıştır diye düşünmek istiyorum. Bir hayvan tarafından ısırılıp zehirlenmiş de olabilir diye düşünüyorum doğrusu. 

Benimse hala gözüm sokaklardaki kedi yavrularındaydı... Son olarak, oda arkadaşım kedisinin yavruladığından bahsetti. Yavrulara yuva arıyordu. Bir tanesine talip olduk. Bir gün gidip evinde gördük, alacağımız yavruyu seçtik. Ama hala annesini emiyordu, almadık bekledik. Bir ay daha geçti, artık büyümüştü. Aldık eve geldik. Adını Çörek koyduk, çörekotu uzun olur diye...   

Fotoğraf: Hakan Dağ

İlk defa annesi babası belli, sokağa patisini basmamış bir yavrumuz oldu. Sağlık karnesini çıkarırken veteriner cinsini sordu, annesi korat, babası tiffany chantille dedim. Eve gelince karneye baktım, siyah yazmış oraya :) Ne olursa olsun zaten, önemli mi? Tekir olsun taştan olsun derdim hep, ama karapisiler de ne güzelmiş... Tarçından iyi huylu olamaz hiçbir kedi derdim, ama onun kadar iyi ve uysal. Bir araştırmaya göre siyah hayvanların sahiplenilme oranı diğerlerine göre çok düşükmüş. Kimi insanlar hala uğursuz olduklarına inanıyor. Hayvanların ya da insanların yaftalanması ne zaman bitecek acaba?

Fotoğraf: Hakan Dağ
Pet shoplardaki hayvan ticaretine, kötü koşullarda hayvan üretimine karşıyım. Hayvan hediye edilmesine karşıym. Kıbrıs'ta sokaklarda öyle çok cins kedi ve köpek görüyorum ki inanamazsınız. O kanişler, av köpekleri, terrierler, ankara kedileri, koratlar... Sefil halde en ufak ilgi gösterene koşup duruyorlar. Çok üzülüyorum bu hallerine. Hayvan beslemek isteyen kesinlikle ticari amaçla çoğaltılmış ya da illegal olarak yurtdışından getirilmiş petshop hayvanlarını tercih etmemeli. Sokaktan alın, barınaktan ya da yavruları verenlerden alın, satanlardan değil. Madem bu kadar mesaj kaygılı bitirdik bu postu, o zaman sonuna kadar okuyanlar için gelsin: http://www.yasamhakkinasaygi.com/

*Ablaya yazılmak, bkz. Vicdan, İlban Ertem

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Söyleyecek hiçbir şey yok.  Biliyorum. Elim kolum kopmuş gibi sanki. Babamın yarım kalan kitabını alıp geldim Kıbrıs'a, okudum. Bak neredeydi ayraç:

"Baharın ilk tomurcukları hiç pişmanlık duymadan açtılar, tomurcukların her bir yaprağı bir bıçak gibiydi; hayati önem taşıyan organlarını saran zarın içine gömülen, başakları ayıran bir harman makinesi gibi damarlarını kesen ve iyileştiğini sandığı yaraları yeniden açan minik bir bıçaktı. Ama bu mevsim böyleydi işte. Fidanlarını boğmak, büyümelerini durdurmak için gösterdiğimiz çabalara rağmen, hayat inat eder. Ve sabrederek, ölümün anısına, anıya ve ölüme zalim birer darbe vurur"(sf.134)*.

Hayatın kendisinin de hiçbir anlamı yok. Ama yaşamaya devam ediyoruz.














*İstanbul Kahini, Michael David Lukas, Pegasus Yayınevi

28 Aralık 2011 Çarşamba

Terraryumlara bayılıyorum. Kapalı minik bir evren oluşturup, onun kendi atmosferiyle yaşamasını, içindeki bitkilerin büyümesini izlemek öyle zevkli ki... Aşağıdaki fotoğraflarda görülenler, Ankara'dan ayrılmadan önceki son üretimler...

I adore terrariums. It's a pleasure to make a tiny, closed world and watch it's living with it's own atmosphere and growing up by the plants inside... The pics can be seen below which set up just before leaving Ankara...





27 Eylül 2011 Salı

Doktoradan sonra

26 Eylül'de doktora savunma jürisine girdim. Yaz boyunca nefes almadan çalışmam, gecelerce tezin başında sabahlamam hatta zaman zaman düzeltmelerimi yaparken uyuyakalmam, bir kere bile denize girememem, kızımla ilgilenememem, Hakan'la ilgilenememem, evde tez dışındaki her işi serdiğim için perişanlığımız şimdi düşününce düş gibi. Sanki hiç yokmuş gibi. Nasıl toparladım da tezi sınava girdim hala tuhaf geliyor. Çok çalıştım ama. Tezim de uygulamam da beğenildi. Sunumda heyecanlı olmakla birlikte, heyecanımı yatıştırabildim. Benim konum, akademik olarak çok fazla üzerine gidilmemiş bir konuydu, jürinin tamamı tarafından oldukça desteklendi. 


Sınav jürimdeki hocalarım: Danışmanım Yrd.Doç. Zülfikar Sayın, Prof.Dr. Ayşe Çakır İlhan, Prof.Dr. İncilay Yurdakul, Yrd.Doç. Birsen Giderer, Doç. Namık Kemal Sarıkavak
Mutlu bir sonuç olduğu belli :) Oy birliğiyle geçtim...


Sınavdan önce, sınav sırasında ve cübbemi giyerken beni yalnız bırakmayan sevgili arkadaşlarım destekleri ile beni mutlu ettiler. Beni şaşırtmasa da, tanık olanları şaşırtan tavırlar sergileyenler de oldu ama üzerinde durmak gereksiz. Akşam da çok güzel bir yemek organize edilmişti Keremeyle'de. Sevgili Banu ve Ekin'e de bu güzel organizasyon için yeniden teşekkür etmek isterim bu arada. Dekanımız ve bölüm hocalarımın yanında, bana değer verip beni uğurlamak için gelen bizim bölümden ve fakültenin diğer bölümlerinden arkadaşlarla yaklaşık 4-5 masanın ucuca eklendiği kalabalık ve neşeli bir gruptuk. Gece soğuktu ama dizlerimizde, omuzlarımızda polar battaniyelerimizle saatlerce oturduk. Gerçekten çok mutlu oldum. Şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum.  


11 Mayıs 2011 Çarşamba

Gitti 8 gelsin 9...


Bu kartı hep saklamıştım, bazen bir kitabın arasında, bazen cüzdanımda, bazen çekmecemde, bazen defterimin arasında. En son mutfaktaki baharat dolabına girmiş, oraya niçin gittiği bilinmiyor :))

O sene 2007 olmalı, 4. yıl dönümümüz olduğuna göre. Bu sene 8. yılımız bitiyor, Hakan sevgilim, birlikte nice yıllara.  Seni seviyorum. 

21 Aralık 2010 Salı

Gidince geride ne kalır?

Islanmaz, yırtılmaz ya da yanmazsa fotoğraflar kalır.
Kimsenin görmek istemeyeceği giysiler.
Eski ayakkabılar.
"Ait" olan her şey bir anda sahipsiz kalır.
Yer çekimsiz ortamda serbest salınan ve zamanla uzaklaşıp yok olacak olan anılar kalır.
Edilmemiş teşekkürler, dilenmemiş özürler boğazda kalır.
Nasılsa çözümü yok diye susulmuş konular havada kalır.
Sağa sola yazılmış çiziktirilmiş şeyler, fotoğraflarla aynı kategoride: ıslanmaz, yırtılmaz ya da yanmazsa kalır.

Gidince yağmur yine yağar. Baş yastığa konunca uyunur. Makul süre geçince kimse kimseyi hatırlamaz.

5 Aralık 2010 Pazar

Body Worlds Sergisi Gezisi

   
Bunu yazmak için bir hafta kadar geciktim. Geçtiğimiz hafta sonu 40 (yazıyla kırk yani öyle böyle değil sevgili okurlar) öğrencimizi İstanbul'a götürdük. Gezinin amacı ünlü Body Worlds sergisini gezmekti, bir kaç sergi daha ekledik daha da güzel oldu. Bu gezinin asıl mimarı olan Banu Hoca ile birlikte ikimiz günübirlik bu geziyi organize ettik (Ayrıntılar için tık).
Grubumuz sabah Haydarpaşa'ya indikten az sonra, denize karşı kahvaltıdan az önce...

Sergide fotoğraf çekmek yasaktı, biz de çizim yaptık...
Gidiş gelişimiz trenle oldu, keyifliydi. Çok büyük bir grup olduğumuz için tramvay ve vapur dışında araca binmedik, tabanvayla gezdik. Kendimi anımsadım, bizi de bienale, önemli sergilere götürürlerdi toparlayıp. İzmir'den İstanbul'a. Gençliğim. Ne eğlenirdik, ne güzeldi koca koca insan gruplarının zaman zaman dağılıp toplanarak tek bir organizmaymış gibi hareket etmesi.



Döndük aynı günün gecesi. Dönüşte kimsenin sesi çıkamadı, herkes beton gibi uyudu. Ben de.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Eylülü de ham yaptık, 3 ay kaldı 2011'e...

Bu sabah yeni post yazmak için blogu açarken, zaman ve kaosu* düşünüyordum. Kafamdaki iki konu bunlardı. Ama başlığı böyle girince, kaosu sonra yazmaya karar verdim.
Zamanı hep akıp giden bir şey olarak düşünürüz. Elbette bir "önce" ve "sonra"dan etkilenen, ancak asıl olarak var olma anıdır. Şu andaki zihnimiz daima olmuş ve olacakları düşünür.
Kaz dağlarında bir yer, ardımda deniz ve sisler içinde midilli adası.
Nerden bilecektim her gün görebildiğim denizin, yılda bir kez tatilde görülebilecek bir coğrafi öge olacağını. 
Zihnimizin olumlu anılardan çok olumsuz anıları saklamaya programı olması bilimsel bir gerçeklikmiş diye okudum bir yerde. O yüzden insan hep olumsuz olan şeyleri düşünüp, pişmanlıkları ve keşkeleri bir türlü bırakmama eğiliminde oluyor. Gelecekle ilgili ise sanırım en yoğun duygumuz endişe. Gelecek bilinmezlikle birlikte her zaman bir sürü riski de taşır bünyesinde. Ama adı üstünde işte bilinmiyor. Ama belirsizlik insanı endişelenmeye sevk ediyor.
Babamla
Öğrenmemiz gereken, ya da hadi kendi adıma konuşayım öğrenmem gereken şu anda nerede ve ne yapıyor olduğum. Yapamıyorum. Dünü ve yarını düşünmeksizin, şu anda var olmayı başarabilsem. Farkında olsun ya da olmasın herkesin sorunu da bu değil mi zaten? Çözmek lazım bunu. Farkındalık önemli, meditasyon da anda kalabilmek için çok önemli.

Zaman korkunç bir hızla akıyor. İşte Ekim'e girdik. Ben buralı değilim dediğim yerde 8 yılı devirdim neredeyse. Doktoraya başlayalı 3 yıldan fazla oldu, Aralıkta 4. tik'e giriyorum. İpek ilkokula başladı. Ben oldum 33. Yaşlandım ve eskidim. Evi temiz tutmaya çalışmak ve yemek yapmak, yarın için endişelenmek, düşünmek, vahlanmak eskittiyse eskitti beni. Zaman geçti gitti. Ben ne yaptım bu arada bilmiyorum.

Su gibi olunmalı, su çevresel koşullara uyum sağlar, gerekirse biçim değiştirir ama özü asla değişmez. Ancak rüzgarın aşındıramadığı kayayı yüzyıllar içinde su aşındırır. Bütün nehirlerin içindeki çakıl taneleri yuvarlak biçimli olmasının nedeni suyun akışıdır.

.......................
Wolf Erlbruch'un Kral ve Deniz adlı kitabını aldım geçen hafta. Heinz Janisch yazmış, Erlbruch resimlemiş.  Wolf Erlbruch'u "Ördek, Ölüm ve Lale" kitabıyla tanımış ve hayran olmuştum. Çocuklara algılatılması en zor kavramlardan biri olan ölüm üzerine bir kitaptı. 

"Kral ve Deniz" de, 21 kısa şiirsel öyküden oluşan bir kitap. Bir çocuk kitabı demeye dilim varmıyor, yetişkinlere de rehber olabilecek niteliklere sahip öykülerin tümü. Kendini ve krallığını yani kral olma titrini çok fazla önemseyen bir kral, kedi, yağmur, bulutlar ve gökyüzü gibi aslında kendisiyle birlikte bütünün parçalarını oluşturduğu şeylere emirler yağdırır; "dur" der, "geri gel, şunu yap bunu yap" tabii ki doğa onun sözünü dinlemez. Ve kral işleri her seferinde "oluruna" bırakır. Şurada kitapla ilgili çok güzel bir tanıtım yazısı var.  

İşte su gibi olmanın kitabı. 
  



* Bu konuyu yeniden düşünmeme Evren'in blogu aracı oldu. Bekleyin, bir sonraki postta...   

30 Eylül 2010 Perşembe

uzakdoğu korku filmlerinde anne kız olayı

..Bu yazı spoiler içerir...


Birkaç gün önce bir filmi yarısına kadar izleyip bırakmıştım. Bu gece de kuzu erkenden uyudu, biraz ortalığı toplamaca vs. yatmadan önce devamını izleyeyim dedim.Film, Gizemli Roman 2010 yapımı bir Kore filmi. Filmin öyküsünü anlatmayacağım, çok uçuk ve çok şaşırtıcı bir öyküsü de yok zaten. Benim ilgimi çeken, bugüne kadar izlediğim uzakdoğu yapımı korku filmlerinin çoğunda yer alan anne-kız ilişkisi motifi. Uzakdoğu toplumlarında, özellikle Kore ve Japonya'da okuduğum ve öğrendiğim kadarıyla geleneksel aile yapısı  hakim, aynı bizdeki gibi. Ve yeni dünya düzeniyle birlikte bu yapı kırılmaya başlıyor, aynı bizdeki gibi. Kadın erkeğin bir adım gerisinden gelen, kendini hizmete adayan bir varlıkken, çalışma hayatına giriyor, bazen yalnız anne olarak çocuğuna bakıyor. 

Karanlık Sırlar, Yönetmen: Ji-Woon Kim
Bazen Halka(Ringu)'daki  gibi çocuğuyla arzu-nefret ilişkisi geliştiriyor. Hatırlanacağı üzere, Sadako'nun annesi aslında çocuğunun olması tıbben imkansız olduğu halde bir çok alternatif yöntemi deniyor, sonunda bir çocuk sahibi oluyordu. Bir yerde anne olmak uğruna kendi yazgısını zorluyor, amiyane tabirle başına belayı alıyordu. Çünkü nedir, bir şey olmuyorsa olsun diye çok zorlamayacaksın, bu benim düşüncem tabii. Ama alttan bu mesaj da veriliyordu. Sadako, normal bir çocuk gibi sevgiye karşılık veremiyor, annesini korkutuyor ve huzursuz ediyordu. Asla uyumuyordu. 
Ringu, Yönetmen: Hideo Nakata
Bazen Karanlık Su (Honogurai Mizu No Soka Kara) filmindeki gibi, çalışan bir anne anaokulunun çıkış saatine yetişemiyor, ortada kalan çocuğun başına türlü şeyler geliyordu. Huzursuz bir ruha dönüşen çocuk, bir anne arıyordu, ip orada kopuyordu. Karalık Su, benim için de bir korku filmi olmaktan öte dram yanı ağır basan bir film olmuştur. Annenin yalnızlığı, çocuğu alacak bir alternatif yakınının bulunmayışı, kontrolü kaybetmesi beni çok etkilemiştir. Bir yandan da düşündüğümü hatırlıyorum, acaba zaten içi feci şekilde endişelerle dolu günümüz annesinin vicdanını daha da rahatsız edecek bir film olarak toplumsal bilinçaltına hizmet etsin diye mi yapılmıştır diye.  
Karanlık Su, Yönetmen: Hideo Nakata

Karanlık Sırlar'da ise kız kardeşlerin üvey anneyle olan gerilimi konu ediliyordu. Annelik, öz annenin hastalanması, babanın hemşireyle yakınlaşması ve hemşirenin üvey anne olması travma yaratıyordu. Bu film, benim en sevdiğim uzakdoğu-korku filmi çünkü olağanüstü bir görselliğe sahip. Öykü çok güçlü, korkutucu anlar akıl oynattıracak cinsten ve tüm bunların ötesinde dekorlar, giysiler, renkler, atmosferi mükemmel kılmış.
Karanlık Sırlar, Yönetmen: Ji-Woon Kim
Karanlık Sırlar, Yönetmen: Ji-Woon Kim

Karanlık Sırlar, Yönetmen: Ji-Woon Kim
Kanlı Ayakkabılar (Bunhongsin )'da, ayağına giyeni ölüme sürükleyen büyüleyici bir nesne olan pembe ayakkabılar anne ve kız arasında paylaşılamıyordu. Üstelik, kızı yaklaşık 6 yaşlarında olduğu halde. Bu filmin senaryosu Andersen'in "Kırmızı Ayakkabılar" masalından esinlenilerek yazılmış. Genel mottosu "senin olmayanı alma" olarak özetlenebilecek bu filmde, anne-kız çatışması yalnızca bir motif elbette; konu bunun üzerine kurulmamış. Yine de anne-kız ilişkisi gerilimi şiddetlendiren bir motif olarak öyküye katkı sunuyor. Söylemeye gerek var mı anne, kendisini aldattığını öğrendiği kocasını terk etmiş yalnız bir anne. Genel formülasyona uygun yani. 
Kanlı Ayakkabılar (Bunhongsin), Yönetmen: Yong-gyun Kim
Kanlı Ayakkabılar (Bunhongsin), Yönetmen: Yong-gyun Kim

Son izlediğim filmde ise Gizemli Roman (Beseuteu Serreo) ana öykünün bir köşesinde bestseller yazarı çok hırslı bir yazar, işiyle ilgili çok önemli bir telefon görüşmesi yaparken küvette yalnız bıraktığı kızı kazayla ölür. Bunu kabullenemeyen kadın, kızı yanındaymış gibi onu görür ve onunla konuşurken bir yandan da yazmaya çalıştığı için ona vakit ayıramamakta ve sinirlenmektedir.  Çok irkiltici bir sahnede küçük kızı annesine, "gülünce çok güzel oluyorsun ama kitapların çok satınca gülersin sadece" diyor.  Burada da anne olmakla kariyeri arasına sıkışmış (ve bingo, kocasını terk etmiş ve yalnız olan) bir kadın, öykünün mihenk noktası oluyor. 
Gizemli Roman (Beseuteu Serreo), Yönetmen: Lee Jeong-Ho
Gizemli Roman (Beseuteu Serreo), Yönetmen: Lee Jeong-Ho
Bu filmlerdeki neredeyse tüm annelerin çocukları kızdır (bir nevi kendi tekrarları) ve annelerin çocuklarıyla ilgili bir vicdan muhasebeleri mutlaka vardır. Belki de kendilerinin tekrarı olarak gördükleri çocukları ile aslında derinde kendileriyle bir çekişmeleri bulunmaktadır.  


Örneklerde vermedim ama Garez ve Cevapsız Arama'da da bunlar görülebilir (gerçi garezdeki çocuk erkekti). Çalışıyor olmak, hırs yapmak, işine odaklanırken çocuğu ihmal etmek, ihmalin feci sonuçlar doğurması ve suçluluk / yetersizlik hisleri; bu filmlerdeki gerilim unsurundan daha çok geriyor beni. En sevilen varlığın, birden bir tehdide dönüşmesi. Aslında çok daha ayrıntılı bir yazı olabilirdi ama buna daha fazla zamanım yok. Belki tekrar girilebilir bu mevzulara.   

20 Eylül 2010 Pazartesi

okullu olduk!


Çantasıydı, matarasıydı, ayakkabısıydı, önlüğüydü derken  bugün biz de okullu olduk. 8.30'da girdiğim okul binasından 11'e doğru başımda bir "vınn"lamayla çıktığımda, birçok endişeli veli hala bahçede ve dahi sınıf kapılarında bekleşiyorlardı. Öğretmenimizi sevdik, umarım her şey iyi olur. Benim için en öncelikli olan konu kızımın okumayı ve öğrenmeyi sevmesi. İçine okuma kurdunun düşmesi. Ezberleyen değil düşünen bir varlık olması.   

2 Temmuz 2010 Cuma

...

"İnsan bastığı toprağı hor görmemeli
Kimbilir hangi güzeldir hangi sevgili
Duvara koyduğun kerpiç yok mu kerpiç
Ya bir şah kafasıdır ya bir vezir eli"

demiş Ömer Hayyam

Anaokulu mezuniyeti

Benim kuzum artık bir anaokulu mezunu. Kep ve cübbe giymiş minik insanlar olarak diplomalarını aldılar. Ne diyeyim benden önce kızım giydi Hacettepe cübbesini. Umarım üniversite mezuniyetini de görürüm. Çok heyecanlı ve çok sevinçliydi o gün. Yaklaşık 4 saat süren bir tören düzenlenmişti. İlk bir saatte herkes diplomalarını aldı, hazırlandıkları oyunları oynayıp şarkıları söylediler sahnede. Sonra tüm aileler ve okul çalışanları arka bahçede birşeyler yiyip eğlendiler. Animasyon ekibi çok başarılıydı, tempoyu bir an bile düşürmediler, sıkmadılar. İllüsyonist, kuklacı, pamuk şekerci...

 


Artık ilkokul dönemi başlıyor bizim için. Şimdiden araştırıyorum ne yapmalı ne yapmamalı... Zorlu bir yıl olacak gibi görünüyor. Bu yıl ilk kez uygulanan bir sistem var; 2004 doğumlu tüm çocuklar oturdukları yere göre okullara yerleştirildiler. Yani okulların açıldığı gün sırtına çantasını takıp gidecek çocuklar, ayrı bir işlem yapılmasına gerek olmayacak.


Şu elyazısı işi nasıl olacak bakalım. Bununla ilgili bazı şeyler okudum, çocukların dikkatinin el yazısında daha uyanık olacağını, kelimeleri bütün olarak daha iyi öğreneceğini öne süren bazı makaleler de var. Ancak şöyle de bir şey var, ilk yıl elyazısını öğrenecekler ama normal kitap harflerini daha sonra çözecekler sanırım. O zaman çocuklara okutulacak kitaplar birden azalıveriyor. Elyazısıyla yazılmış kitaplar çalışılacak önce. Ben biraz kuşkuluyum bu konuda ama mecburen neyse o. Belki ben de elyazısı yazmayı hatırlarım yeniden :)

3 Haziran 2010 Perşembe

Nazım Hikmet 108 yaşında

Yürümek
yürümek; 
yürümeyenleri arkasında boş sokaklar gibi bırakarak, 
havaları boydan boya yarıp ikiye 
karanlığın gözüne bakarak yürümek.. 
yürümek; 
dost omuzbaşlarını omuzlarının yanında duyup, 
kelleni orta yere 
yüreğini yumruklarının içine koyup yürümek .. 
yürümek; 

yolunda pusuya yattıklarını, 
arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek .. 
yürümek; 
yürekten gülerekten yürümek ...



Nazım Hikmet Ran'ı ölümünün 47. yılında saygıyla sevgiyle anıyorum. 

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Küf

















O on sene önceki, şimdiki ben miyim? On sene önce Kozak'ta çamların arasında duran bu kız ben miyim? Rahat, sade ve zinde. Yaşamını tamamen değiştirecek kararları cesaretle alan, kendini denizlere atan o küçücük gemi ben miyim?