Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2016 Cuma

Şifam doğadaymış...


Yılın en sevdiğim zamanları başladı. Kıbrıs'a bahar Şubat ayında gelir... Toprak ısınmaya, içindeki gizi yeniden doğurmaya başladı. Üstümüze çöken karanlığı dağıtmaya yeterli olur mu bilmem, yine de kulak verirsek bizi bir noktaya çekme ihtimali her zaman var... Biyomimikriye göre mentorumuz doğa olmalıymış. Bazen biz ona başvurmadan, içimizdeki görünmez bir iple bağlıymış gibi de bize yön verebilir doğa. Bazen de birden anlarsın, çorap söküğü gibi boşanır ip. Yakın bir zamanda, bir şifacı bana dedi ki "senin şifan doğada". İp çözüldü, ben anladım hep yapmaya çalıştığım şeyleri neden yapıyorum. Neden hep bir bahçenin hayalini kuruyorum, hep yeşiliklerin içine koşmak istiyorum, balkonu ve saksıları saplantı haline getiriyorum, toprağa attığım tohumlar yeşermemişse en büyük derdim o oluyor, hatta bundan dolayı kendimi hasta gibi hissediyorum... Lefkoşa'dan Girne'ye giderken, denizi görmeden önceki o son virajda, o dağlar bütün heybetiyle son kez karşıma çıktığımda içimden geçiriyorum "bu en sevdiğim manzara!"Şimdi de çiçekler, yapraklar, dallar, kabuklar, boş kovanlar, kozalaklar Doktora tezimi yazarken, uygulama çalışmam bir çocuk kitabıydı: "Arka Bahçedeki Evren". Yazdım ve resimledim... Bir çocuğun arka bahçedeki tek bir meşe ağacını keşif macerasıydı... İşte o zaman Doğadaki Son Çocuk'u okumaya başladım. Hacettepe Beytepe kampüsünde dört yılım geçti, dört yıl boyunca tohumlar topladım, kozalaklar, at kestaneleri, karayosunları, taşlar, kabuklar...Bilenler bilir, doğa açısından zengin bir kampüs olduğunu... 


Şimdi mi? Hala yapraklar, kabuklar ve taşlar topluyorum, çizerek not alıyorum. Doğa günlüğü, çok kafa yorduğumuz bir konu değil ama çevre farkındalığını geliştirmek ve kişisel gözlemle kayıt tutmak için önemli bir yöntem, onu yapmaya çalışıyorum. Yapamadığım, şu blogda paylaşmak. Belki onu da daha düzenli yaparım...

13 Nisan 2015 Pazartesi

Takas Etkinliği


Haftasonu bir takas etkinliğine katıldık. Lefkoşa Surlariçinde, 1984 (kafe mi diyeyim, bar mı bilemedim... Bahçesi olan, çoluk çocuk gidilebilen kafe-bar tarzı bir mekan diyelim) bu haftasonu üçüncü takas etkinliğini düzenledi. İlk ikisine de katılmak istemiştim ama bir şekilde kaçırmıştım. Bu sefer facebookta etkinlik sayfası yapmışlar, doğru karar. Önceden telefon edip stand açma / etkinliğe katılma koşullarını konuşabilirsiniz. Stand için bir ücret ödemiyosunuz, stand dediğim de 2 tane bistro masası. Yeter yani.

İlk defa böyle bir etkinliğe katılacağımız için, açıkçası ilk başta tam olarak ne götürülebilir bilemedim. Bir kaç kitap, bir kaç oyuncak ve giyilebilir durumda olan ama küçülmüş bir kaç giysi götürdük. Genel olarak keyifli bir paylaşım olduğunu söyleyebilirim. Ancak oraya yerleştiğimizde kimi standlarda satış da yapıldığını gördük, bu beni biraz şaşırttı açıkçası. Sonradan takasın yanı sıra ikinci el pazarı da olabildiğini öğrendim. Kendimce asıl önemli olan değişim ve paylaşımın ruhunu hissetmektir diye düşündüğümden satış işin içine girmese daha iyi olurdu diye düşünüyorum.
Götürdüğümüz her şeyi değiştirdik... Yalnızca yukarıdaki sarı masa lambasını 10TL, yeşil çantayı 5TL vererek aldık. Onun dışında her şey takas edildi.



Hem güzel sıcak bir pazar güneşinde açık havada zaman geçirdik, hem yeni insanlarla tanıştık, hem de paylaşım ve değiş tokuş deneyimini yaşadık.



İlgilenenler için, ayda bir yineleneceğini öğrendim.
1984, Lefkoşa Surlariçi, KKTC

10 Mayıs 2013 Cuma

Çiçekler, hayvanlar, birşeyler...


Haftalardır, hatta belki de birkaç aydır ilk defa biraz rahat bir "öğleden sonra" geçiriyorum... 
Öyle çok, öyle duraksızca çalışıyordum ki. 
Çalışıyorum. 
Yine de nasıl olduysa bugün kendime küçücük bir nefeslik alan yaratabildim. 
Çayım masamda, uzun zamandır kafamı yoramadığım şeylere kafamı yordum bugün. 
Hava tamamen tersine döndü dünden beri. İnanılmaz bir yağmur, hatta dolu yağışı var. 
Bahar şenliklerinin olduğu hafta ne talihsizlik. Yine de hava çok güzel. 
Yağmasaydı bu çöl kumları basılmazdı, nefes alamazdık. 

Saksılarımın dibinde bazı bitkiler filizlenmiş. Muhakkak, yedikten sonra kılıcın dibine atılmış bir çekirdeğin işi bu. Narenciye de olabilir, belki elma armut gibi bir şey de... Ben de sabah aldım onları başka bir saksıya yerleştirdim.  Bu saksı akşama değin beni öyle çok mutlu etti ki! Dibine minik bir tavşancık yerleştirdim, sevgili Sinem bir bitpazarından almış benim için.  Bayılıyorum anın getirdiği mutluluğa.


Ben çocukken, bazı geceleri uykuya dalmadan kurmayı alışkanlık haline getirdiğim bir hayalim vardı. Kocaman bir evim varmış ve içinde bir sürü hayvanımla birlikte yaşıyormuşum... Sonra tek tek hangi hayvanları besleyeceğimi düşünürken uykuya dalardım.










"Neden hayvanlar, nerden geldi aklına" dersen sevgili okuyucu, bu hafta bir çalışmamı hayvanlarla ilgili bir seçki yapan kitaba yolladım. İşte onu gönderirken oldu bunlar...


20 Şubat 2013 Çarşamba

Evimizin kedisi

Kıbrıs'a gelirken, kedimiz Tarçın'ı annemlere bırakmıştık. Aslında bana kalsa ayrılmazdım, ama annemlerin kedisi Çirkin hastaydı, karnında kistler büyüyor, ameliyat oluyor birkaç ay sonra yeniden büyüyordu. Babam, "Çirkin'in durumu iyiye gitmiyor, Tarçını alma, bizde kalsın" deyince bıraktım tabii. Birkaç ay sonra Çirkin'imizin son operasyonundan sonra toparlanamadığını öğrendik. 

Kedilerle olan hikayelerimiz çeşitli... İlk kedim Çirkin, siyah beyaz renkli, olabildiğince yakışıklı bir Ayvalık beyefendisiydi. Kendisini tam 13 yıl önce Ayvalık sokaklarında yürürken bulmuştum, gel demiştim, gelince de bizim kedimiz olmuştu. Pek asil, pek mağrurdu. Burnu düşse eğilip almazdı. Ev ahalisine farklı  farklı davranırdı, bir tek babamın kucağında saatlerce yatardı. Babamın hastalığı çıktıktan sonra Çirkin de kanser oldu. Babamdan önce öldü. Çirkin'i öyle sıkıştırıp sevmek filan mümkün olmazdı pek. Isırırdı, çizerdi. Ama çok, çok güzeldi. Buz gibi bir kış günü gitti.  

Sonra baba evinden uçup, çalışmak için İstanbul'a yerleştiğimde bir gün Tarçın'la karşılaştım. Çalıştığım yayın evinin bir işi için Fulya'daki renk ayrımcıda bulunuyordum. Tarçın da kapının önünde kendisine verilmiş poğaça ve börekleri tıkıştırıyordu ağzına. Tekirdi. Hemen sevimlilikler, bir şeyler derken, ablaya yazıldı* Tarçın. Alıp eve götürdüm. 11 yıl önceydi. Tarçın 1 yaşındayken evlenip Ankara'ya taşındım, hep bizimleydi. Kızım doğduğunda da onu asla uzaklaştırmadık. Hatta bebek ayakta sallanırken gelir ayakucuna yatar onunla sallanırdı. Tarçın kadar iyi huylu ve sevgi dolu bir kedi görmedim, hiçbir kediyi de onun kadar sevmedim. Henüz. Tarçın'ı anneme can yoldaşı bırakıp buraya geldiğimizde bir yıl kedisiz yaşadık. Ama ne kitapsız ne kedisiz olunmuyor değil mi? İnsan alışmasın bir kez o mırıltılara, sıcaklığa. 

Kedi kedi kedi dedim ve bir gün Cesur'u bulduk kızımla birlikte. Eve dönüyorduk, Tarçından daha iri daha koyu renkli bir tekirdi. İçinde göründüğü kedi grubundan daha başka bakıyordu gözleri. "Anne alalım ne olur" dedi kızım. Ben de onu çağıracağımı, gelirse bizimle kalabileceğini söyledim. Fark etmişsindir sevgili okuyucu bu kısma kadar bütün kedileri sokaktan topluyorum. Ve gel dediğimde gelen kediyi alıyorum yalnızca. Bence seçim karşılıklı olmalı. Cesur iki kocaman caddeyi geçip bizimle eve kadar gelince hem adını hak etti hem de bizim balkona yerleşti. Bir ay kadar bizimle yaşadı, bir gün boynunda bir şişlik oluştu ve ne oluyor veterinere mi götürsek diyene kadar Cesur ortadan kayboldu. Belki başka bir eve kapılanmıştır diye düşünmek istiyorum. Bir hayvan tarafından ısırılıp zehirlenmiş de olabilir diye düşünüyorum doğrusu. 

Benimse hala gözüm sokaklardaki kedi yavrularındaydı... Son olarak, oda arkadaşım kedisinin yavruladığından bahsetti. Yavrulara yuva arıyordu. Bir tanesine talip olduk. Bir gün gidip evinde gördük, alacağımız yavruyu seçtik. Ama hala annesini emiyordu, almadık bekledik. Bir ay daha geçti, artık büyümüştü. Aldık eve geldik. Adını Çörek koyduk, çörekotu uzun olur diye...   

Fotoğraf: Hakan Dağ

İlk defa annesi babası belli, sokağa patisini basmamış bir yavrumuz oldu. Sağlık karnesini çıkarırken veteriner cinsini sordu, annesi korat, babası tiffany chantille dedim. Eve gelince karneye baktım, siyah yazmış oraya :) Ne olursa olsun zaten, önemli mi? Tekir olsun taştan olsun derdim hep, ama karapisiler de ne güzelmiş... Tarçından iyi huylu olamaz hiçbir kedi derdim, ama onun kadar iyi ve uysal. Bir araştırmaya göre siyah hayvanların sahiplenilme oranı diğerlerine göre çok düşükmüş. Kimi insanlar hala uğursuz olduklarına inanıyor. Hayvanların ya da insanların yaftalanması ne zaman bitecek acaba?

Fotoğraf: Hakan Dağ
Pet shoplardaki hayvan ticaretine, kötü koşullarda hayvan üretimine karşıyım. Hayvan hediye edilmesine karşıym. Kıbrıs'ta sokaklarda öyle çok cins kedi ve köpek görüyorum ki inanamazsınız. O kanişler, av köpekleri, terrierler, ankara kedileri, koratlar... Sefil halde en ufak ilgi gösterene koşup duruyorlar. Çok üzülüyorum bu hallerine. Hayvan beslemek isteyen kesinlikle ticari amaçla çoğaltılmış ya da illegal olarak yurtdışından getirilmiş petshop hayvanlarını tercih etmemeli. Sokaktan alın, barınaktan ya da yavruları verenlerden alın, satanlardan değil. Madem bu kadar mesaj kaygılı bitirdik bu postu, o zaman sonuna kadar okuyanlar için gelsin: http://www.yasamhakkinasaygi.com/

*Ablaya yazılmak, bkz. Vicdan, İlban Ertem

15 Mart 2012 Perşembe

Karanlık bulutların arasında...


Kapkara bulutlarla kaplı boğucu bir gökyüzünde, yağmur yağarken yolunu şaşıran güneş bulutların arasından bakıverince... hayatımda gördüğüm en büyük en eksiksiz ve en acayip gökkuşağını oluşturdu. Arabadan inip gökkuşağının altına koşsam sanki tutacaktım. Magosa yolunda vuku buldu.

23 Şubat 2012 Perşembe

28 Aralık 2011 Çarşamba

Terraryumlara bayılıyorum. Kapalı minik bir evren oluşturup, onun kendi atmosferiyle yaşamasını, içindeki bitkilerin büyümesini izlemek öyle zevkli ki... Aşağıdaki fotoğraflarda görülenler, Ankara'dan ayrılmadan önceki son üretimler...

I adore terrariums. It's a pleasure to make a tiny, closed world and watch it's living with it's own atmosphere and growing up by the plants inside... The pics can be seen below which set up just before leaving Ankara...





12 Ekim 2011 Çarşamba

Lefkoşa'dan bildiriyorum...

Kıbrıs, başlangıçta hiç aklımızda olmayan bir yerdi. Ne yalan söyleyeyim, İzmir, Bodrum ya da Çanakkale gibi memlekete, toprağımıza suyumuza yakın bir yerler olsun gideceğimiz yer diyorduk. Deniz olsundu, akşamüzeri çıkan tatlı meltem olsundu, tuz koksundu... Ama Kıbrıs oldu. Bu gerekti demek, hayat bir yere doğru akınca bazen çok müdahale etmemeli. Kafamızda bin bir düşünceyle geldik tabii, en önemlisi kızımız için iyi olması... İyi bir okula yazdırdık burada, gayet memnun hayatından. Biz de öyle. Üniversitenin lojmanına yerleştik; iki oda bir salon kutu gibi bir evcik. Arka taraf doğuya, ön taraf batıya bakıyor ve bazen hem güneşi hem ayı görebiliyoruz gökyüzünde. Çevrede hiç yüksek bina olmadığından tabii. Aynı sebepten, burada hayatımda hiç görmediğim kadar büyük bir gökyüzü görüyorum. Sadece kuzeyde beşparmak dağlarını görüyoruz, onun dışında her yer dümdüz.

Buraya gelirken, yanımızda fazla bir şey getirme şansımız olmadığı için yalnızca gerekli şeyleri getirmeye çalıştık. Dokuz yılda evimizde neler birikmiş, hem de her taşınmada bir sürü şeyi azalttığımız halde. Toplarken çok zorlandım. Çünkü bir de kategorize etmem gerekiyordu, depoya kalkacaklar, verilecekler, bir sonraki gelişte Kıbrıs'a getirilecekler gibi. Bunu yaparken, uzun zamandır istediğimiz yaşamımızda sadeleşme yolunda atacağımız bir adım olacağını fark ettik. Her şeyimiz vardı ve o kadar çoktu ki. Kullanmaya sıra bile gelmeyen mutfak malzemeleri, yıllardır giymeye sıra gelmemiş giysiler, paltolar...vb. Ciddi bir azaltma yaptık, sonuçta dolaplar tıka basa dolu olsa da hep aynı sevdiğimiz kıyafetleri giyiyorduk. Azalttık, arındırdık... Bundan sonra da gerçekten gerekmeyen hiçbir şeyi almamaya karar verdik. Yanımızda seçtiğimiz giysiler, ev duygusunu oluşturacak bir kaç aksesuar ve bilgisayar-tablet türü zorunlu gereksinimlerimiz alarak geldik. Üstelik bize verilmiş bagaj hakkını tam doldurarak. Nasıl güzel valiz topladıysam artık meh meh :))) Buraya geldiğimizde bize verilen lojman eşyalıydı. TV dışında her şey vardı; mobilyalar, beyaz eşya, klima, perdeler, bunlara ek olarak birer takım tabak, fincan, tencere, saklama kapları vb mutfak malzemeleri de alınmıştı, paketlerini biz açtık. Evde bulunan malzemeye ek sadece ekmek bıçağı ve tahta kaşık aldım o kadar :) Gerekmeyen hiçbir şeyi de alıp yaşamımı kalabalıklaştırmayı düşünmüyorum.  


İklim ilginç, özellikle şu sıralar bir sıcak bir serin oluyor. Ama ekim ortası ve hala askılı elbise giyilebiliyor ve daha hiç çorap giymedim. Suyu kireçli ve tuzlu, yemekleri bile damacana suyuyla yapıyoruz ama damacana TR'ye göre ucuz. Gelmeden önce araştırdığımızda Kıbrıs hakkında genelde çok pahalı olduğu yorumu yapılıyordu. Evet bazı şeyler pahalı ama bazı şeyler de çok ucuz. Ve bazı ürünlerde bunun hiçbir mantığı olmuyor. Doğrudan İngiltere'den gelen çaylar mesela inanılmaz çeşitli ve ucuz. Ama TR'den gelen çoğu gıda maddesi pahalı. Elma armut gibi bildiğimiz meyveler pahalı ama muz, mango, avokado gibi tropik meyveler çok ucuz. Dandik plastik kaplar inanılmaz pahalı ama bazı camlar porselenler çok komik ucuzlukta. Daha tanıma ve keşfetme aşamasındayız. Bunları mümkün olduğunca yazmak istiyorum, internette biz de gelmeden çok bakındık pek derli toplu kaynak yoktu buradaki yaşamla ilgili. Forumlarda konuşan insanlar vardı. Bir fikir versin en azından diye toparladıkça yazacağım. Yazıyı bitirirken son bir bilgi ekleyeyim, sabahları erkenden, daha saat çalmadan gayet dinç bir şekilde uyanıyoruz hepimiz, akşam da erkenden yatıyoruz. Hiç böyle olmamıştım. Saat 10.30 ve az sonra yatacağım gözümden uyku akıyor :)

Fotoğraf: İpek

10 Ekim 2011 Pazartesi

gittik biz

sadece cırcırböceklerinin ötüşü, duvardaki saatin tiktakları, uzaklarda bir köpeğin havlaması... hepi topu bu. ruhumuzu yavaşlatmak için zamanın usulca aktığı bu yerdeyiz. neden mi gittik? işte nedenlerden biri.


Bir dönüşümü düşünmeye başladığımızda yaz başıydı. Sıkılmıştık, bunalmıştık ve başka bir yerde baştan başlamak istiyorduk. Elimizde hiçbir şey yoktu. Ankara bizi boğmuştu, Ankara'lı da değildik zaten. Çeşitli olasılıkları ölçüp tarttık ve bir tanesine karar verdik: Denizaşırı bir yenilik! Duyanlar şaşırdılar, inanamadılar. Nasıl olup da böyle bir kararı bu kadar kolay verebildiğime şaşıranlar oldu. Dediler ki, bir kentten sıkılmak da neymiş, hele de çoğu insan doğduğu kentte yaşayıp ölürken. Kurulu düzenimi bozmama, çıkıp çıkmayacağı belli olmayan bir kadroyu beklemememe, rahatlığın güvenli sularını terk etmeme, devletten istifa etmeme şaşırdılar yani.

Oysa ben, o akşam da söyledim, bu kadar cesur olmasaydım, gerektiğinde küçücük gemilere binip koca denizlere kendimi atmasaydım, Ankara'ya bile gelememiş olurdum. Yıllar önce İzmir'den İstanbul'a gidişimi hatırlıyorum, tek başımaydım. İstanbul'dan Ankara'ya gelirken, yerleşmeye geldiğim bu kentte yalnızca Hakan vardı (bir de o dönem ODTÜ'de okuyan kardeşim vardı). Üstelik "denizi olmayan yerde yaşanır mı bee!" şeklinde bir büyük konuşmuşluğum vardı. Ben bir asker çocuğuyum, bir kente tam alışırken tayin çıktığında gözün arkanda kalmadan ayrılmak gerekliliğini iyi bilirim. Tamamen yabancı bir kente adapte olmayı, bütün çocuklar geçen yaz neler yaptığını konuşurken yeni öğretim yılında bir "yeni gelen" olarak kimseyi tanımadan okula başlamayı, iyi bilirim. Belki de bu yüzden her yerde hayatımı yeniden kurabilirim. Yarısı özgür bir ruhsa, yarısı da alışkanlıktır yani. Yeni insanlardan, yeni yerlerden korkmam.

Bir kent bitmişse bitmiştir. İşte Ankara da böyle bitti bizim için.

27 Eylül 2011 Salı

Doktoradan sonra

26 Eylül'de doktora savunma jürisine girdim. Yaz boyunca nefes almadan çalışmam, gecelerce tezin başında sabahlamam hatta zaman zaman düzeltmelerimi yaparken uyuyakalmam, bir kere bile denize girememem, kızımla ilgilenememem, Hakan'la ilgilenememem, evde tez dışındaki her işi serdiğim için perişanlığımız şimdi düşününce düş gibi. Sanki hiç yokmuş gibi. Nasıl toparladım da tezi sınava girdim hala tuhaf geliyor. Çok çalıştım ama. Tezim de uygulamam da beğenildi. Sunumda heyecanlı olmakla birlikte, heyecanımı yatıştırabildim. Benim konum, akademik olarak çok fazla üzerine gidilmemiş bir konuydu, jürinin tamamı tarafından oldukça desteklendi. 


Sınav jürimdeki hocalarım: Danışmanım Yrd.Doç. Zülfikar Sayın, Prof.Dr. Ayşe Çakır İlhan, Prof.Dr. İncilay Yurdakul, Yrd.Doç. Birsen Giderer, Doç. Namık Kemal Sarıkavak
Mutlu bir sonuç olduğu belli :) Oy birliğiyle geçtim...


Sınavdan önce, sınav sırasında ve cübbemi giyerken beni yalnız bırakmayan sevgili arkadaşlarım destekleri ile beni mutlu ettiler. Beni şaşırtmasa da, tanık olanları şaşırtan tavırlar sergileyenler de oldu ama üzerinde durmak gereksiz. Akşam da çok güzel bir yemek organize edilmişti Keremeyle'de. Sevgili Banu ve Ekin'e de bu güzel organizasyon için yeniden teşekkür etmek isterim bu arada. Dekanımız ve bölüm hocalarımın yanında, bana değer verip beni uğurlamak için gelen bizim bölümden ve fakültenin diğer bölümlerinden arkadaşlarla yaklaşık 4-5 masanın ucuca eklendiği kalabalık ve neşeli bir gruptuk. Gece soğuktu ama dizlerimizde, omuzlarımızda polar battaniyelerimizle saatlerce oturduk. Gerçekten çok mutlu oldum. Şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum.  


22 Eylül 2011 Perşembe

26 Eylül / savunma

Benim çiçekli odam, yanıma alamadığım kitaplarım, hepsini götüremeyeceğim fotobloklarım, taş merdivenler, yeşil çimler, yemek sonrası kahvesi, bulutlu gri gökyüzü, canım öğrencilerim, güzel arkadaşlarım, yeşil vadim, sabah serinliği, sınav heyecanım...

ben geliyorum. 

14 Eylül 2011 Çarşamba

Saatleri ayarlıyoruz...


Telaş içinde koşturup giderken -ki durup ayağımıza takılan şeylere bakmaya çoğu zaman fırsat olmaz- aynı gelin arabalarının arkasına iple takılan konserve kutuları gibi takır tukur takır tukur yuvarlananları durunca fark eder insan. Bir nedenle durduysa yani. O döngünün dışına çıktıysa. Bazen bunu görmek için bir saat yeter, bazen de bir hafta. Ama bir şekilde durduysan, koşturmanın ritmiyle dönmeye alışmış çark seninle birlikte duramıyor fırlayıp gidiyor. O çarkın ardından bakarken düşündüklerimdir:


Büyük resmi görmek için, bazen uzaktan bakmak gerekir. Gecikmiş bir teşhis, bazen bir hayata mal olabilir. O zaman erken teşhis ettiğimiz için mutlu olmalıyız. Önemli olan nedir gerçekte? Öncelikli olan? Yuvarlanıp dönerken, o mide bulandırıcı şeyler her yere bastığında ayaklarına yapışıyorsa, zamanı gelmiştir. Havadaki o garip şişkinlik, artık komik geliyorsa, zamanı gelmiştir. Gözün arkada kalmayacaksa, zamanı gelmiştir. Mutlu olmadığın halde mutluyum demek zorunda kalıyorsan, zamanı gelmiştir. Aynanın sır'ı döküldüyse, zamanı gelmiştir. Mecbur değilsen, zamanı gelmiştir. Vazgeçmeyi göze alıyorsan, zamanı gelmiştir. Yaşamındaki tüm fazlalıkları geride bırakmayı, başka bir zaman ve uzayda yeniden başlamayı, sadeleşmeyi, arınmayı, nefes almayı göze alıyorsan, zamanı gelmiştir.

Zamanı geldi.

Fotoğraf: Banu Bulduk

5 Ağustos 2011 Cuma

o benim canım!


Tarçın'ı ilk defa bu kadar uzun süre evde yalnız bıraktık. Gitmeden önce evin dört bir yanına mama ve su istasyonları yaptım, geldiğimizde bayağı bir söylendi (mırr, mırreo, mieyk...vb) Haklı tabii. Umarım bir daha yalnız bırakmak zorunda kalmayız. Günler boyunca aklım hep ondaydı. Canım o benim. 9 yaşında bir İstanbul hanımefendisi kendisi :))

11 Temmuz 2011 Pazartesi

22 Haziran 2011 Çarşamba

5. TİK'in ardından...

Rahatladım. Çok az kaldı. Tezle ilgili çalışırken blogda pek bir şey paylaşamadım. Ama güzel ve ılık, çoğunlukla da Ankara'da yağmurlu bahar günlerinde balkonumla ilgilenmek, yorulan zihnime nefes aldırdı. Eskiden beri pek çiçeklerle uğraşmışlığım yoktur, hatta çiçek yetiştiremediğimi düşünürdüm. Ancak, geçen sonbaharda taşındığımız bu güzel evin, bu iş için pek verimli olan balkonunda, kendimi daha önce yapamadığım şeyleri yapabilirken buldum.  

Petunyalar ve vapur dumanı çiçeklerini aynı saksıya diktim. İyi geçiniyor gibiler...

Sardunya
 Yaklaşık bir bir buçuk ay önce, çiçeklerle birlikte bir çilek fidesi de almıştım. Üstünde 3-4 çilek vardı, İpek çilekler kızardıkça geldi gitti yedi... Sonra çilekler bitti, ben de beklentimi sürdürmedim doğrusu. Yine de sulamaya devam ettim. Sonra bir baktık3, 5 hayır 10-15 beyaz çiçek, sonra göz açıp kapayıncaya kadar yeşil çileklere dönüştüler. Mutluyuz, belki de topladıkça devam edecek meyve vermeye :)

Çileklerimiz çiçekken...

Çileklerimiz
Çilek, sardunya ve tarçın :)
Adını bilmediğim kırmızı yapraklı bitkim
Bir kısmını köşedeki çiçekçiden alıp ektim, bazılarını da sağda solda gördüğüm çiçeklerden kırıp diktim, tuttu. Baktım toprağa ne sokuştursam tutuyor, devam ettim. Aşağıdaki resimde sağdaki saksıda marketin önünden kırdığım hanımeli ve apartmanın köşesindeki adını bilmediğim nefis kokulu çalıdan kırdığım dallar görülebilir. Bunları dikeli 10 günü geçti fena değiller, tutacak gibi.

Hanımeli, afrika menekşeleri ve mis kokulu bir şey
 

Bu cam güzelini alırken, çiçekçide çiçek alan bir teyze "cam güzeli alma, bunlar eve gidince dayanmıyor" demişti. Neyse ki benimki yerini sevdi. Cam güzeli yarı gölge seven bir bitki bu arada. Yanında da minik fittonia var turuncu saksıda. Fittonia'dan terrarium içinde de çok memnunum. 



Evin içine sığmayan bir kitaplığımız vardı, balkona koymuştuk. Bütün kış baktıkça canım sıkıldı, ama havalar ısınınca çok katlı bir çiçekliğe dönüştü.



Bu mor yapraklı bitkinin, güneş aldıkça yaprakları morarıyor. Mor yapraki mor minik çiçekler açarak beni şaşırttı. Beklemediğim bir performanstı, teşekkür ediyorum :) Yanındaki de iki ay kadar önce ektiğim zambak soğanlarından yetişen zambaklar. Paketteki bilgiye güvenirsek sarı açacak ama belli olmaz bence.