Blogumu her özlediğimde son yazdığım birkaç yazıyı geriye doğru okurum, düşüncelere dalarım. Gerçekten de burası tek başına olduğum tek yer. Bunun insana verdiği garip bir ferahlık var. Hem herkese açık bir yerde yazıyorsun, hem kimsenin haberi yok. Çünkü artık unutulmuş bir mecra. Ne mutlu. Okuyorsan, bana çaktırmadan oku, sevgili okuyucu.
En son nerede kalmışım? Kıbrıs'ta serin bir nisan sabahında, kediler ve insanlarım uyurken içimdeki sesler karmakarışıktı. Susturmadık sesleri, alıp başımızı Türkiye'ye döndük. Kıbrıs'tan ayrılmaya acaba ilk ne zaman karar verdim? Belki pandemiyle birlikte kafamızda bu düşünce olgunlaşmaya başlamıştı. Çünkü pandemide hava ve deniz ulaşımı kapanınca, karayolu da olmadığından adada ada psikolojisi ile tanışmış olduk. Kıbrıs güzeldi, sosyal çevremiz genişti, sevgili arkadaşlarımız vardı. Ama işte pandemide bir anda kapanınca adada hapis gibi olmuştuk. Bunun yarattığı his tuhaf. Sonra yollar açıldığında Türkiye'ye deniz ve karayolu ile gelmeye başladık. Uzun yolların tadını aldık, başka yollar kesmez oldu. Sonra o sıcaklar daha da rahatsız etmeye başladı; o güne kadar katlanılan ve göz ardı edilen konforsuzluklar batmaya başladı. Kafamızda bir tohum gibi düşen memleketimize geri dönme fikri usul usul gelişmeye başladı.
Kızımız Türkiye'de üniversite kazanıp gitti, biz iki başımıza kaldık. Ne yapıyorduk yani bu sarı sıcakta? Pandemide üstelik iki şehir çocuğu, gidip bir köy evi aldık. Bu sefer aklımız orada kalmaya başladı. Senede üç beş gün kalıp eve dönüyorduk, aklımız köyde kalıyordu. Köy dediysem, tarım ve hayvancılık yapılan klasik bir köy değil, bizim gibi şehirli göçmenlerin sonradan yerleştiği bir dağ köyü. Kazdağları'nda bir ev. Neyse, bu sefer de aklımız köyde kalıyordu. Sanki de köyde doğmuşuz, köyümüzü özlüyoruz. Oysa ki ne köyümüz var ne köylümüz. İşte benimsemişiz diyelim. Şehirli insanın özenci diyelim. Gel zaman git zaman fikir kafamızda iyice olgunlaştı, tohum çatladı ve biz toplanıp köyümüze yerleştik.
Anlatamam ne kadar güzel, ne kadar huzurlu, ne kadar mutlu bir seneydi orada geçirdiğimiz. Belki sonra anlatırım. O hayatı o kadar özençle istedim ki, bir yıl uzaktan işlerimizde çalıştık. Bir üniversitede uzaktan online ders veriyordum, Hakan da uzaktan çalışıyordu. Ancak bu bir senenin sonunda, hayat bavullarımızı elimize verip bizi başka bir yere savurdu.
İstanbul'a geldik, oysa hiç düşünmüyordum İstanbul'u. Hep başka şehirlerdeki üniversitelere bakıyordum. Ama bazen öyle olması gerekir. Hızla yeni hayatımıza adapte olduk, peş peşe iki göçün yorgunluğunu atamadan bedenim aniden frene bastı ve hastalandım. Ben kendimi duymuyordum, dedi ki: "Dur, Elif, her şeyi taşıdın, her şeyi yetiştirdin, her işi hallettin ama beni geride unuttun. Dur," dedi. Sonrasını sonra anlatacağım.
