10 Ağustos 2026 Pazartesi

Mekan da değişir, karakterler de... Arketipler, asla!

Blogumu her özlediğimde son yazdığım birkaç yazıyı geriye doğru okurum, düşüncelere dalarım. Gerçekten de burası tek başına olduğum tek yer. Bunun insana verdiği garip bir ferahlık var. Hem herkese açık bir yerde yazıyorsun, hem kimsenin haberi yok. Çünkü artık unutulmuş bir mecra. Ne mutlu. Okuyorsan, bana çaktırmadan oku, sevgili okuyucu. 

En son nerede kalmışım? Kıbrıs'ta serin bir nisan sabahında, kediler ve insanlarım uyurken içimdeki sesler karmakarışıktı. Susturmadık sesleri, alıp başımızı Türkiye'ye döndük. Kıbrıs'tan ayrılmaya acaba ilk ne zaman karar verdim? Belki pandemiyle birlikte kafamızda bu düşünce olgunlaşmaya başlamıştı. Çünkü pandemide hava ve deniz ulaşımı kapanınca, karayolu da olmadığından adada ada psikolojisi ile tanışmış olduk. Kıbrıs güzeldi, sosyal çevremiz genişti, sevgili arkadaşlarımız vardı. Ama işte pandemide bir anda kapanınca adada hapis gibi olmuştuk. Bunun yarattığı his tuhaf. Sonra yollar açıldığında Türkiye'ye deniz ve karayolu ile gelmeye başladık. Uzun yolların tadını aldık, başka yollar kesmez oldu. Sonra o sıcaklar daha da rahatsız etmeye başladı; o güne kadar katlanılan ve göz ardı edilen konforsuzluklar batmaya başladı. Kafamızda bir tohum gibi düşen memleketimize geri dönme fikri usul usul gelişmeye başladı. 


Kızımız Türkiye'de üniversite kazanıp gitti, biz iki başımıza kaldık. Ne yapıyorduk yani bu sarı sıcakta? Pandemide üstelik iki şehir çocuğu, gidip bir köy evi aldık. Bu sefer aklımız orada kalmaya başladı. Senede üç beş gün kalıp eve dönüyorduk, aklımız köyde kalıyordu. Köy dediysem, tarım ve hayvancılık yapılan klasik bir köy değil, bizim gibi şehirli göçmenlerin sonradan yerleştiği bir dağ köyü. Kazdağları'nda bir ev. Neyse, bu sefer de aklımız köyde kalıyordu. Sanki de köyde doğmuşuz, köyümüzü özlüyoruz. Oysa ki ne köyümüz var ne köylümüz. İşte benimsemişiz diyelim. Şehirli insanın özenci diyelim. Gel zaman git zaman fikir kafamızda iyice olgunlaştı, tohum çatladı ve biz toplanıp köyümüze yerleştik. 

Anlatamam ne kadar güzel, ne kadar huzurlu, ne kadar mutlu bir seneydi orada geçirdiğimiz. Belki sonra anlatırım. O hayatı o kadar özençle istedim ki, bir yıl uzaktan işlerimizde çalıştık. Bir üniversitede uzaktan online ders veriyordum, Hakan da uzaktan çalışıyordu. Ancak bu bir senenin sonunda, hayat bavullarımızı elimize verip bizi başka bir yere savurdu. 

İstanbul'a geldik, oysa hiç düşünmüyordum İstanbul'u. Hep başka şehirlerdeki üniversitelere bakıyordum. Ama bazen öyle olması gerekir. Hızla yeni hayatımıza adapte olduk, peş peşe iki göçün yorgunluğunu atamadan bedenim aniden frene bastı ve hastalandım. Ben kendimi duymuyordum, dedi ki: "Dur, Elif, her şeyi taşıdın, her şeyi yetiştirdin, her işi hallettin ama beni geride unuttun. Dur," dedi. Sonrasını sonra anlatacağım. 

6 Ekim 2025 Pazartesi

Yazmak mı? Diye süper kararlı post girip sonra bloga iki sene hiç uğramamak!

Dünya ne garip bir yer oldu değil mi? Ne kadar hızlı tüketiyoruz naletler olsun sosyal medya içimizden geçti. Eskisi gibi samimi küçük paylaşımlar yerine saat kaçta post edersek daha fazla etkileşim alacak olan, twitterına ayrı instagramına ayrı stratejiler gereken, bir içeriği farklı düzlemlerde farklı farklı paketlettiren sosyal medya. 

İletişiyor muyuz yoksa içerik üretip yayınlıyor muyuz sadece? Etkileşim olsa da olmasa da kendi kendimize yazarak düşündüğümüz eski blog günleri gerilerde mi kaldı? 

Bunları arada sırada düşünürüm. Bazen süper kararlı bir şekilde blog yazmaya geri dönmek isterim. İşte bunları düşünürken eski komşularımı bir dolaşayım dedim. Şaşırtıcı bir şekilde benzer hissiyatlarla son yıllarda ya da aylarda yazılmış bazı postlar gördüm, sosyal medya başkalarını da çok bunaltmış olmalı. Söz vermeyeyim ama bu sefer ciddi ciddi bloga dönmeyi düşünüyorum. Bundan bir önceki postta ne güzel havalı havalı yazmışım Haldun Taner, sabah ilk iş yazmak, gözlem filan... Bakalım, söz vermedim dikkati dağınık okuyucu. Zaten orada değilsin biliyorum. Kendi kendime olacağım tek mekanı buldum, yazarsam kendime yazacağım. 

29 Nisan 2023 Cumartesi

Yazmak mı?


Sabah uyandığımda belli belirsiz bir rüyamı hatırlamaya çalışıyordum. Uykumda çok detaylı ve karmakarışık bu rüyalar, gözümü açar açmaz sivri bir uca dokunmuş balon gibi patlayıp yok oluyor. Son zamanlarda. Aklımda kalanları hemen yazdığım küçük bir defterim var, yaklaşık iki senedir yapıyorum bunu. Bu sabah ise rüyamı yazmak yerine blogun başına oturmak istedim. Tekrar uykuya dalacakken kafamda bir iç ses "kalk" dedi, "kalk, neden yazmıyorsun artık?". Yazmıyor muyum? Aslında yazıyorum, kitap yazıyorum, kitap bölümü, makale, bildiri yazıyorum, yıllık rapor, toplantı tutanağı, e-posta, görevlendirme, teşekkür, geribildirim yazıyorum... Hatta hatırlarsam rüyalarım yazıyorum. Ama ne yazmıyorum? Blogumu terk ettim. kendi sesimi kullanmıyorum. Bir bölüm başkanı, bir akademisyen, bir hoca, hatta rüyalarını titizce gözlemleyen bir raportör gibi yazıyorum ama elif olarak ne yazıyorum? İşte bu blog bunun içindi. 

Bir kaç gün önce Ferhan Şensoy'un Haldun Taner'le ilgili bir anısını dinledim. Haldun Taner her sabah daktilosunu balkona koyup 20 sayfa yazarmış. Zaman yaratmak, disipline olmak ne kadar önemli. Aklına yazacak bir konu gelmezse de ne görürse onu yazarmış. Pratiğe odaklı. Amaç ya da sebep ne olursa olsun, ustalardan öğrenecek çok şey var. 


Üstelik artık kimse blog okumuyor. Buralardaki herkes başka sosyal mecralara geçti; instagram, facebook, twitter... Kimsenin ne blog yazacak ne de takip edecek zamanı var. Ki bence çok güzel. Düşününce insana bir serbestlik, bir ferahlık veriyor. Yazalım bakalım, bu işe tekrar başlamanın ustası da Haldun Taner olsun. Akla bir şey gelmezse, gözlem yapalım. Amaç sadece yazmak olsun, bakalım ne olacak. 

Dışarıdaki kuş sesleri karışık. Birçok farklı kuş türü duyuyorum. Sabah saatlerindeyiz. Nisanın sonu ama Kıbrıs için serin bir hava. Dün bütün gün yağdı, şimşek çaka çaka, yıldırım düşe düşe... Evde herkes uykuda, kediler dahil. Bu sabah onlar bile uyanamamış, oysa her sabah gelip uyandırırlar. Evde çıt çıkmıyor, ama doğa çoktan uyanmış. Cıvıltılar, araba sesleri. Benim de kafamın içinde türlü düşünceler, neredeyse seslenecekler, karmakarışık.