Gezenge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezenge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2015 Pazartesi

Takas Etkinliği


Haftasonu bir takas etkinliğine katıldık. Lefkoşa Surlariçinde, 1984 (kafe mi diyeyim, bar mı bilemedim... Bahçesi olan, çoluk çocuk gidilebilen kafe-bar tarzı bir mekan diyelim) bu haftasonu üçüncü takas etkinliğini düzenledi. İlk ikisine de katılmak istemiştim ama bir şekilde kaçırmıştım. Bu sefer facebookta etkinlik sayfası yapmışlar, doğru karar. Önceden telefon edip stand açma / etkinliğe katılma koşullarını konuşabilirsiniz. Stand için bir ücret ödemiyosunuz, stand dediğim de 2 tane bistro masası. Yeter yani.

İlk defa böyle bir etkinliğe katılacağımız için, açıkçası ilk başta tam olarak ne götürülebilir bilemedim. Bir kaç kitap, bir kaç oyuncak ve giyilebilir durumda olan ama küçülmüş bir kaç giysi götürdük. Genel olarak keyifli bir paylaşım olduğunu söyleyebilirim. Ancak oraya yerleştiğimizde kimi standlarda satış da yapıldığını gördük, bu beni biraz şaşırttı açıkçası. Sonradan takasın yanı sıra ikinci el pazarı da olabildiğini öğrendim. Kendimce asıl önemli olan değişim ve paylaşımın ruhunu hissetmektir diye düşündüğümden satış işin içine girmese daha iyi olurdu diye düşünüyorum.
Götürdüğümüz her şeyi değiştirdik... Yalnızca yukarıdaki sarı masa lambasını 10TL, yeşil çantayı 5TL vererek aldık. Onun dışında her şey takas edildi.



Hem güzel sıcak bir pazar güneşinde açık havada zaman geçirdik, hem yeni insanlarla tanıştık, hem de paylaşım ve değiş tokuş deneyimini yaşadık.



İlgilenenler için, ayda bir yineleneceğini öğrendim.
1984, Lefkoşa Surlariçi, KKTC

30 Ocak 2013 Çarşamba

ADW / 6. Ankara Tasarım Haftası 2012

Bu yıl Ankara Tasarım Haftası'nın 6.sı düzenlendi. Daha önce iki kez karma sergiyle katılmıştım ama ilk kez bir söyleşi gerçekleştirdim ve ardından konuyla bağlantılı bir workshop yaptım. 
 

Hazırladığım sunum, beni her zaman çok heyecanlandıran bir konu hakkındaydı: Distopya. Distopya, ütopya kelimesinden türetilmiş bir olumsuzlama aslında. Nasıl ütopya insanlığın yarınına ilişkin umutlu ve iyi duygularla dolu güzel bir gelecek hayaliyse, distopya da tam tersi kötü ve karanlık bir gelecek önermesi. Konuyu felsefi ve filmografik açıdan tartışan otoriteler bulunmakta. Bense bu karanlık ve ürkünç alana daha grafiksel bir açıdan yaklaşmayı denedim. Karakter tasarımı  konuya burada dahil oldu. Bu tür  filmlerde yaratılan distopik evren tasarısı, görsel açıdan neye göre belirleniyordu acaba? Karakterlerin görünümleri neye göre seçiliyordu? Ve neden sözgelimi onar yıllık aralarla çekilen filmlerde birbirinden farklılaşan bir estetik yaklaşım kullanılıyordu? Bu sunumun makaleye dönüşmüş hali  bittiğinde yayınlanacak burada da, az kaldı :)  

15 Mart 2012 Perşembe

Karanlık bulutların arasında...


Kapkara bulutlarla kaplı boğucu bir gökyüzünde, yağmur yağarken yolunu şaşıran güneş bulutların arasından bakıverince... hayatımda gördüğüm en büyük en eksiksiz ve en acayip gökkuşağını oluşturdu. Arabadan inip gökkuşağının altına koşsam sanki tutacaktım. Magosa yolunda vuku buldu.

26 Ocak 2012 Perşembe

Kıbrıs'ı geziyoruz / Bellapais

Bellapais, Beşparmak dağlarının Girne'ye bakan yüzünde kurulmuş Bellapais Manastırının da içinde bulunduğu bir dağ köyü. Daracık sokakları ve çok bozulmamış tarihi dokusuyla insanı hemen içine alan bir atmosferi var. Dağlarda Kıbrıs'ta sık sık gördüğümüz bir bulut biçimi dikkatinizi çekebilir; dağların tepe noktalarını yutan bulut bunlar... 




Bellapais Manastırı ya da diğer adıyla "Beyaz Giymiş Meryem Kilisesi", 1158 ve 1205 yılları arasında Fransa Kralı tarafından inşa edilmiş. Bu dönem, Kıbrıs'ta Lusignan dönemi'ne denk geliyor. Gotik Mimari'nin Doğu Akdeniz'deki en güzel örneği olduğu söyleniyor. Manastır, ilk olarak Augustinian rahipleri tarafından kullanılmış.



 Ada Osmanlı topraklarına katıldıktan sonra padişah tarafından Rum Ortodoks kilisesine verilmiş. Kilisenin içindeki ikonalara bakınca, Ortodoks etkisi hemen görülebiliyor. Oldukça etkili ve korunabilmiş bir kilise. Mimaride kullanılan taşlara bayıldım. Tabii turunç ağaçları her yerde...






Bu arada konuyla ilgisiz olacak belki ama, bu kadar sıcak ve kuru bir iklimde terraryumlarım için nereden karayosunu bulacağım diye dertleniyordum. Oysa burası kışın son derece yağmurlu ve bu tür taş yapıların duvarlrında ve merdivenlerinde bol bol yosun görebildim.



Kıbrıs'ta bu türden sukkulentlerden çok var, hiç bu kadar değişik çeşidi bir arada görmemiştim. Bu yukarıdakinin adını bilmiyorum ama çok güzel. Ağaçlaşabilme potansiyeli de var, birçok bitki gibi. Aşağıda ise doğasever kızım yosunları seviyor. Laf aramızda kendisi izci oldu. Buradaki okullarda gerçekten gerçek izcilik öğretiliyor. Dürbünü de var, eski fotoğraf makinesini de ona verdik, çok mutlu kafasına göre fotoğraf çekebildiği için :) 


Manastırın iç avlusundaki devasa boyuttaki dört servinin, zamanında manastırın bir bekçisi tarafından dört çocuğu için dikildiği söyleniyor. 


 Bu fotoğraflar 31 Aralık günü çekildi, yani kışın ortası diyebileceğimiz bir havada. Ama bize göre serin ve yağmurlu bir sonbahar gününden farkı yoktu. Kış ortasında yemyeşil. Başka gezi yazıları da geliyor efenim. Görüşmek üzere!

5 Aralık 2010 Pazar

Body Worlds Sergisi Gezisi

   
Bunu yazmak için bir hafta kadar geciktim. Geçtiğimiz hafta sonu 40 (yazıyla kırk yani öyle böyle değil sevgili okurlar) öğrencimizi İstanbul'a götürdük. Gezinin amacı ünlü Body Worlds sergisini gezmekti, bir kaç sergi daha ekledik daha da güzel oldu. Bu gezinin asıl mimarı olan Banu Hoca ile birlikte ikimiz günübirlik bu geziyi organize ettik (Ayrıntılar için tık).
Grubumuz sabah Haydarpaşa'ya indikten az sonra, denize karşı kahvaltıdan az önce...

Sergide fotoğraf çekmek yasaktı, biz de çizim yaptık...
Gidiş gelişimiz trenle oldu, keyifliydi. Çok büyük bir grup olduğumuz için tramvay ve vapur dışında araca binmedik, tabanvayla gezdik. Kendimi anımsadım, bizi de bienale, önemli sergilere götürürlerdi toparlayıp. İzmir'den İstanbul'a. Gençliğim. Ne eğlenirdik, ne güzeldi koca koca insan gruplarının zaman zaman dağılıp toplanarak tek bir organizmaymış gibi hareket etmesi.



Döndük aynı günün gecesi. Dönüşte kimsenin sesi çıkamadı, herkes beton gibi uyudu. Ben de.

16 Ekim 2008 Perşembe

Alman Çizerlerin Sergisi / İzlenimler

Daha önce blogda yazmıştım Goethe Institut'daki sergiye gideceğimi. Almanya'daki çocuk kitabı resimlemelerini görebilme fırsatı bulacağım bu sergiyi kaçırmadım elbette, gittim. 13 çizerin katıldığı bu sergi, birbrinden çok açık biçimde ayrılan farklı teknikler ve yaklaşımları da bir araya topladığı için önemliydi.

İçlerinde son derece klasik tekniklerle yapılmış daha geleneksel çalışmaların olduğu kadar postmodern denilebilecek bir aşamada olanlar da vardı.

Kimi çizerler dijital çizim tekniklerinin olanaklarını zorlamışlardı. Karoline Kehr'in çalışmaları hoşuma gitti.
Heidelbach'ın çizimleriyle çocukluğun çocukça olduğu kadar, irkiltici ve tuhaf yönünü de hatırladım.
Gleich, çocukluk korkularını, sveimli olmaya çalışmadan kendine özgü ve güçlü bir yöntemle anlatmayı denemiş.

Gerçekten de bütün bu çizerlerin tekniklerini incelemek, resimlemelerin içine yolculuk etmek çok güzeldi.

Sergi açılışının ardından yine Goethe Institut tarafından düzenlenen bir forum vardı: "Bir Sonraki Kuşak İçin Yazmak" Katılımcılar Sevim Ak, Zehra İpşiroğlu, Jutta Richter, Paul Maar, Gülten Dayıoğlu ve Abbas Güçlü idi. Tartışmayı Dick Tröndle yönetti. Sanırım bütün katılımcılara belli sorular gönderilmiş, herkes kendi çocukluklarından yola çıkarak çocukluğu, hem de kendi yazın serüvenlerinin nasıl başladığını anlattılar.
Her konuşmacı kend kitaplarından kısa bir öykü, ya da bir kaç paragraf okudu. Bence seçilen metinler de çok güzeldi. Özellikle Paul Maar'ın kısa öyküsü beni çok etkiledi. Alman yazarlar konuşurlarken simultane çeviri yapıldı. Ancak herkes kendi metnini kendi dilinde okudu. Elimizde Almanca öykülerin çevirileriyle dinledik. O zaman anladım ki, dil gerçekten bir tür müzik. Bir kitap çevrilse bile en iyi kendi dilinde okunur herhalde. Üstelik kim demiş Almanca'nın kaba bir dil olduğunu? Hiç de öyle olmadığını farkettim cuma günü.
Çocuklarımıza kitap okumak, dili öğretmenin en güzel yollarından biri değil mi zaten. Vurgulamalarıyla, duraksamalarıyla bir metni okumak çok yararlı. Ben hala bana kitap okunsun, dinleyeyim bayılırım.
Küçük küçük notlar aldım bakalım nelerin sözü edilmiş o akşam...
Jutta Richter çalışma masasına Maksim Gorki'nin olduğu rivayet edilen bir sözünü yapıştırmış: "Çocuklar için, büyükler için yazdığımı gibi yazmalıyız. Yalnızca daha iyi yazmalıyız." Ne kadar yerinde bir öneri. Bence çizimlere de uyarlanabilir bu yaklaşım. Çocuklar hatayı affetmez çünkü. Çocukluğun dünyası, büyüklerin inceliklerine (ve dahi yalanlarına) ulaşmadığından dolayı çok ne ve çok acımasızdır. Çocukların dürüstlüğü bu yüzden acıtır, bence çocuklarımıza nabza göre şerbet vermeyi öğtermektense büyüklerin eleştiriye daha açık ve dayanıklı olmayı öğrenmemiz gerek. Neyse demiş ki Richter, "Gözetlenmeden açık havada oynamak ve tehlikeli şeyler yapıp yine de bir şekilde paçayı kurtarmak gibi şeyleri, bugün çocuk olsaydım, en azından bugünün Almanya'sında yapamazdım."
Paul Maar da şöyle demiş, "Çocuklar bitmeyen bir eğitime tabi tutuluyorlar. Çocuklar kitaplarda da eğitilmek zorunda değildir, yalnızca eğlendirmek için de kitap yazılabilir, yazılmalıdır. Almanya'da her gün çocukların daha az okuduğu söyleniyor ama çocuk kitapları satışları her yıl dah fazla artıyor... Örneğin ölüm de bir çocuk kitabına konu olabilecek, evrensel ve zamanı geçmeyecek bir konudur."
Gülten Dayıoğlu, kendisini çok nesnel biçimde tahlil ederek, eğer sıçramazsa Fadik'te kalacağının ayrımına varmış. Bugünün çocuklarına seslenmek için artık kitaplarında bilimkurgu öğelere yer veriyormuş.
Zehra İpşiroğlu, dramaturg ve yazar bir anneannenin torunu olarak kitaplarla dolu bir dünyaya doğmuş. Çocukluğunda her zaman eleştirel bir yönü varmış ve halen de kitaplarının tümünde başkaldırı varmış. Bunları anneannesine borçlu olduğunu söyledi.
Abbas Güçlü konunun dışından bir kişiydi o nedenle olaya adapte olamadı. Eleştirileri de pek yerli yerince oturmadı, hatta ayıp oldu. Ama katıldığım bir görüşü var ki, "bugünün kitapları bu günün çocuklarına seslenmeli. Yeni medyalar etkin biçimde kullanılmalı. "
Bana göre bu forumun en büyük eksiği, bir çocuk kitabı resimleri sergisinin ardından düzenlenip de çocuk kitabını görselliğe değinmeden ele alınması oldu. Bu konuyla ilgili eleştirimi de yaptım, keşke o işleri sergilenen çizerlerden de bir iki tanesi katılmış olsaydı bu foruma. Çocuk kitabı görsellikten ayrılarak incelenebilecek bir şey değildir ki. Özellikle 0-6 yaş grubunda resimler de aynı yazılar gibi okunur çocuklar tarafından. Hatta çocuklar yazıyı bilmedikleri için anne babaların fark ettiğinden daha fazlasını görürler o resimlerde.

26 Ağustos 2008 Salı

Gitmediğimiz Köy

Oğuz Demir benim çok eski bir arkadaşım, belki 7-8 sene öncesinden. Bilenler bilir, sağlam bir çizerdir. Sayısız çocuk kitabı, bir sürü yarışmalardan ödülleri vardır. Mesleki anlamda her zaman örnek aldığım, önüme koyduğum bir örnektir.

Son yıllarda motorsiklet merakı sardı, önce bir ehliyet sonra bir motor... Ve bir baktım Oğuz dere tepe geziyor motorla. O gezdiği yerlerde de çok güzel fotoğraflar çekiyor ve iyi de bir anlatıcı. Demir Beygir isimli blogundan zaman zaman girer bakarım nerelere gitmiş diye. Son seferinde "gitmediğin köy senin değildir" başlıklı yazısını okudum. Bence gezmeyi, motorsikleti, doğayı seven ve bir gün kendine yolculuk etmek isteyenler de mutlaka okumalı.

Bu nedenle de buraya yazdım. Ooz haberin olmadan reklamını yaptım ama birşey demezsin herhalde. :o)

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Bir haftasonu





Erdek. Deniz, tatil rehavet. Aşkımla baş başa, Erdek'i keşfettik. Deniz kenarındaki banklarda oturduk, çay bahçelerinde... Çiğbörek yedik, esnafla kanka olduk...
Karacabey. Özgeciğimi Emreciğime istedik, babam "Oğlum kızınızı seviyor, onunla evlenmek istiyor. Allahın emri..." diye bağladı sözü. Recep amca da verdim gitti dedi. Onlar şimdi çok mutlu...
Ayvalık. Herkes herkes oradaydı, İsocum (İsmail Dayım), Şeyda, Memet, Çiğdem, Nazan Yengem, Anneannem... Topluca herkesi gördüm, pazar günü hızlı bir Cunda ve 4-5 saat denize girdik, çivi gibiydi ama deniz. Ayvalığın denizi hep soğuktur ama bu denli soğuk ilk defa... Cumartesi gecesi kızımla birlikte uyuduk öpüşe koklaşa... 2 günlük tatil yetmedi bize ama umarım Ağustosta daha iyisi olur. Pazar gecesi terminalden uğurladılar beni Ankara'ya doğru. Hemen kitabımı açtım kafam dağılsın diye, sonra topkek servisi başlamadan uyumuşum :))

9 Haziran 2008 Pazartesi

Kıbrıs, yakın plan...

Ben daha 1,5 yaşında bebekken babam Kıbrıs'a tayin olmuş. 1 yıl kadar kalmışız. Tekrar bir vesileyle Kıbrıs'a gitme olanağı doğunca annemle babam hemen google earth'ten eskiden oturduğumuz evi buldular. Bir kroki çizip elime tutuşturdular. "Bak bakalım gitmişken, evimiz duruyor mu?" Küçücük tek katlı müstakil bir evmiş. Arkasında bir koru varmış, köşede bir ekmek fırını. Babam, evin üç tarafına çam ağaçları dikmiş bir bahçe duvarı gibi. Gidemedim ki. Oysa bir sürü fotoğraf çekecek, bu gezinin adını "Çocukluğun İzinde" koyacaktım. Yine de gittiğim yerlerden fotoğraflar çektim. Bu tuhaf, tekbaşına ülkenin uzaktan ve yakından algılanışı öyle farklı ki. Ben de fotoğraflarımı çekerken iki izlek peşindeydim. Yakından ve uzaktan... İşte yakından Kıbrıs fotoğrafları...

Girne: Bu ağaç Sevişen Ağaç adında bir türmüş. Üzerindeki plakada şunlar yazıyordu:
"Gördüğünüz bu ağaç Latincede Bella Solarius adıyla bilinmekte olup tahminen 175-200 yaş arasında olduğu sanılmaktadır. Ağacın anavatanı Afrika kıtasıdır. Ağaç, erkek ve dişi olarak iki cinstir. Burada da görüldüğü gibi dişileri gövdesi ise daha incedir. Keza her iki cinsin meyveleri de farklıdır. Ağaçların dalları birbirlerini saracak şekilde gelişir. Ki bu nedenle ağaca "Sevişen Ağaç" da denilir. Bu ağacın en büyük özelliği tek olarak değil grup olarak birkaçının bir arada yaşamasıdır.
Dallar oldukça hafif adeta içi boş gibidir. Bu nedenle eskiden sandal yapımında kullanıldığı da bilinmektedir. Girne'de buradan başka (2) yerde daha bu ağaçtan vardır. Yazın sıcaklarda gerçekten çok güzel serinlik veren hoş bir gölgesi vardır."

Salamis: Salamis antik kentindeki tiyatronun basamaklarında kimbilir kaç yaşında bir deniz kabuğu kalıntısı.

St. Barnabas: Annemin saksıda yetiştirdiği kaktüsgillerden şu bitkilerin burada saksı değil toprakta ağaca dönüşmüş ve coşmuş bir şekilde olduğunu görünce şaşırdım. Sümüklüböcekler ne yapıyor acaba :)
St. Barnabas: Mis gibi çiçek kokuları ve kuş cıvıltıları. Arkeoloji müzesinin bahçesindeki Çin gülü.

St. Barnabas: Portakallar yeni tomurcuklanıyor. İnsanı çıldırtan o turunç kokusu, gözleri kapayınca Ege'ye götürüyor bünyeyi.

St Barnabas: İkon müzesindeki kabartmalardan ayrıntı. Ortodoks ikonlarının göbeğinde bir "Selçuklu" kartalı. Aslında motiflerin taşınırlığının bir örneği daha, bazı imgelerin evrensel tabanda nasıl ortak bir dil kullandığına ilişkin bir örnek. Gücün ve asaletin bu simgesini Selçuklular da kullanmış başkaları da.

Salamis: Antik kentin duvarları...

Yol: Magosa'ya giderken...

Lefkoşa: Ara sokakları Ayvalığa çok benziyor.