27 Aralık 2006 Çarşamba

"E Ge, Bari..." ve Masal Üzerine

"İnsan tutkuları bilmecemsi şeylerdir ve bu çocuklarda da yetişkinlerdekinden daha farklı değildir. Buna yakalananlar ne olduğunu açıklayamazlar, benzeri hiç bir şeyi yaşamamış olanlarsa kavrayamazlar. Bir dağ doruğuna ulaşmak uğruna hayatlarını tehlikeye atan insanlar vardır. Nedendir; hiçkimse, kendileri bile açıklayamaz...kısacası ne kadar insan varsa, o kadar da değişik tutku vardır." (Michael Ende, Bitmeyecek Öykü, Çev: Saadet Özkal, Kabalcı Yayınevi, 1999, sf 13)

Düş dünyası Fantazya'nın yok oluşunu konu eden "Bitmeyecek Öykü" bu paragrafla başlar... Fantazya, insanların hayal gücünden beslenen uçsuz bucaksız bir ülkedir. Ancak günümüzde insanlar artık hayal kurmaktan vazgeçtikleri için varoluşu tehlikeye girmiştir.Parçalanıp yok olmaya başlamıştır. Kitap bir kurmacadır kuşkusuz, gerçek olansa insanlığın yüz yıllardır yarttığı düş dünyasının korunmasının önemidir. Masallar, düşler ve söylenceler; insanı insanlaştıran, çevresindeki anlamlandıramadığı olaylar üzerine açıklayıcı, tuhaf ve son derece yaratıcı öyküler yazması, yıldızlara bakıp masallar uydurması değil miydi geçmişte?

Yani insanın düş kurabilen bir yaratık olması, en az alet yapabilmesi kadar önemli değil midir?

Masallar dinleyicisi olduğu sürece yaşarlar. Dinleyen, yeni şeyler ekleyerek anlatan ve hayal edenler kalmadığında; Ende'nin kitabındaki gibi masallar dünyası yok olmaya yazgılıdır.

Peki masal yalnızca çocuklar için midsir? Tolkien diyor ki "Çocuklarla masallar arasında bir bağ kurulması evcil tarihimizin bir kazasıdır." (J.R.R. Tolkien, Peri Masalları Üzerine, Altıkırkbeş Yayınları, 1999, sf 53)


Gerçekten de masal denen anlatı biçimi başlangıçta yetişkinlere yönelik olarak çıkmıştı. Bugün çocuklar için diye bildiğimiz masalların çoğu çocuklar için uyarlanmış versiyonlardır. Ben de bu canlandırma filmi yaparken çocuklara yönelik bir şey tasarlamadım. Düşündüğüm şey, yaşadığımız stres dolu şu kargaşa içinde yetişkinlerin de masala ihtiyacı olduğuydu. Murathan Mungan “Masala inanmayan gerçeğe inanır mı?” diyor. Masallar sandığımızdan daha önemli çünkü. Çoğu yetişkinin unuttuğu düş dünyası tohumları. Çocukken kolayca inandığımız masalları sonradan eski oyuncaklarla birlikte tozlu bir odaya kilitliyoruz. Oysa aynı masalı bir de büyüyünce dinlemek ne kadar da farklıdır. Bu canlandırma filmi yaparken, çocukluğumdan beri dinlediğim bu masalı senaryolaştırmanın böyle bir önemi vardı. Bu masal anneannemle dedemin bana anlattığı, ama yetiştikçe benim anlamlandırıp çoğalttığım, yorumlayıp başka kapılara ulaştığım bir masaldı. Hem benim gözümde biraz da anneannemle dedemin aşkının kendilerine mal ettikleri masallarıdır. Hatta belki en önemlisi budur. Her insanın da bir masalı yoktur çünkü. Bir yaşama bir “aşk” , bir “masal” sığdırmak bir şanstır. Yaşamı katmerlendirir. Anlatana da anlatılana da haz verir. “E, ge’ bari...” Bandırma kökenli yerel bir masal. Bazı ortak noktalarla benzerlerine Erzurum ve Çanakkale’de de rastladım. Bu tür sözel anlatımlarda motiflerin taşınabilirliği olgusu vardır.
Gölge Tiyatrosundan çıkışla Cut-Out Tekniği
Filmin tekniği, temeli çok eskiye dayanan cut-out tekniğidir. Canlandırma sinemasının ilk yıllarından da geriye, coğrafi olarak da doğuya, Asya’ya dayanan “gölge oyunu”ne kadar uzanabiliriz. Binlerce yıllık geçmişi olan gölge oyununun ilk örnekleri Hindistan’da görülmüş, Asya ve Türkiye’ye de oradan yayılmıştır.
Masal, sözel bir geleneğin mirası olarak kabul edilmektedir. Toplumumuzda sözel gelenek yakın zamana dek ağırlığını korumuştur. Ancak anlatımı desteklemek adına minyatür ve gölge tiyatrosu geleneğine de başvurulmuştu. Minyatüre göre gölge tiyatrosu daha çok halka seslenen, daha genel bir anlatım tarzı olarak gözde olmuş, kültüre damgasını vurmuştur. Metin And’a göre İslam dram yaratamamıştır, ilkeleri açısından tiyatroyla ters düşmektedir. Bununla birlikte Anadolu’da İslam’ın Türkler tarafından uygulanışı, esneklik ve hoşgörü tabanında, Arap ülkelerindeki anlayıştan çok uzaktır. Bu nedenle kültürümüzde gölge oyunu yer bulabilmiştir. Temelde görsellikten çok söze ve işitmeye dayalı olan toplumumuzda gölge oyunu gibi bir sanatın gelişmiş olabilmesinde bu sanatın Asya kaynaklı oluşu etkendir. Türkler, şamanist geleneklerden kopmadan İslamiyet’e geçmişler, şaman geleneklerini de her zaman devam ettirmişlerdir.
Gölge oyunu 1800’lü yılların sonlarına değin kendi türünde pek alternatifi olmayan bir gösterim olarak devam etti. Avrupa ülkelerinde daha çok kukla tiyatroları yaygındı o dönemde (İtalya’da 1800’lü yılların sonunda kurulan Sicilya Kukla Tiyatrosu, İngiltere’de yine 1800’lerden beri gelişim gösteren Punch ve İspanya’da Guignol Tiyatroları...aşağı yukarı aynı dönem).
1800’lü yılların Fransa’sında ilk canlandırma denemeleri ilk hareketli oyuncaklarla başlamıştı. Emile Reynauld bu serüvenin hem mihenk taşı hem de kendi trajedisinin kahramanıdır. Reynauld praxinaskop denilen aletle ilk canlandırma deneyimini yaşamıştı. Zoetrop ve praxinaskop gibi araçların kullanımı sanayi devrimine koşut olarak gelişen bir süreç ile bağlantılıydı. Oldukça iyi bir ivmeyle başlayan ilk canlandırma örnekleri Lumiere kardeşilerin 1894’de Paris’te ilk sinematograf gösteriyi yapmalarıyla durakladı. Reynauld’un tiyatrosuna olan ilgi giderek azaldı ve 1900 yılında tiyatro perdesini kapamak zorunda kaldı. Bu çöküntüyle Reynauld tüm araç gereçler ve filmlerle kendini Seine nehrine atarak intihar etti.
Ahmet Sipahioğlu diyor ki. “Eğer, Reynauld’un Optik Tiyatrosu Sinematografinin rekabetine dayanamayıp kapanmasa, ya da sinematografinen ortaya çıkışı daha ileri bir tarihe rastlasaydı, canlandırma tekniği belki de film kamerası dışında daha farklı bir kayıt ve gösterim yolu bulacak, bugünkünden çok değişik bir teknik yapı içeren daha özgün bir sanat dalı olmaya değin bir evrim gösterecekti.”
Cut-out filmin ilk örnekleri Alman animatör Lotte Reiniger tarafından yapılmıştır. Gölge oyunundan yararlanılarak canlandırılmışlardır. Cut-out tekniği, hareketli figürlerin kağıttan kuklalar olarak hazırlanıp, eklemlerinden birleştirilerek kamerada kare kare oynatılması temeline dayanır. Bu şekilde gölge oyunu geleneği, bambaşka bir teknik donanımla devam etmektedir. Cut-out başka animasyon teknikleriyle de birleştirilerek kullanılabilir. Canlandırma sineması, sinemanın bir alt kolu olarak görülmemelidir. Sinemanın görüntüleme yöntemlerini kullanan, hem en karmaşık hem de en anlaşılır apayrı bir sanat dalıdır. Çünkü hemen hemen bütün sanat dallarını tek başına içinde toplar, müzikten sinemaya ve tiyartoya, resimden heykele, hatta mimariden edebiyata... Bütün bu çeşitliliğin bir arada olabildiği tek sanat dalı budur. En çok da grafik sanatlar ve karikatürle bağlantısı vardır. Oğuz Aral, yazılı mizah nasıl edebiyatın fahişesiyse, grafik mizah da resmin fahişesidir diyordu. Canlandırma film de ne yazık ki sinema tarihi içinde çoğu kez es geçilen, çocuklara seslenen, ağırlığı olmayan bir tür olarak görülmektedir. Bu, yetişkin yazınının masallara yaptığı dışlamaya çok benzer. Bu da büyük şirketlerle klasik tekniklerle animasyon yapan sanatçıların dışında, bağımsız ve alternatif küçük bir grup kalmasına yolaçmaktadır.


22 Aralık 2006 Cuma

Mutlu Yıllar...

HE-art Tasarım Atölyesi, çocuk istismarına karşı herkesi bilinçli ve duyarlı olmaya çağırıyor. Masumiyetimizi ve geleceğimizi kaybetmeyelim...

20 Aralık 2006 Çarşamba

Illustration Friday / Help


Saving the cat. See the straches of it, on it's face? Sooo frightened.
I thought my tiny daughter while drawing it. She loves all cats so much.
:o)

İllüstrasyonun Altın Çağı

İllüstrasyonun Altın Çağı olarak adlandırılan dönem, 19. yüzyılın sonlarıyla başlayıp hemen hemen İkinci Dünya Savaşı’na değin uzanır. Dönem, çok katmanlı olarak ele alınabilir, çünkü başka dönemlerle iç içe geçmiştir. Endüstri Devrimi ile başlayıp, makineleşmeye doğru devam eden o sosyal ve ekonomik dönüşüm döneminde, Arts And Crafts hareketi ve Art Nouveau’dan da etkiler alınarak alternatif bir dil yaratılmıştır.
1880’ler civarında baskı teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte resim, hızlı ve ucuz bir biçimde çoğaltılabilmeye başlanmıştı. Tahta baskı ve gravürden sonra
taşbaskı ve matbaa, kitap ve dergi illüstrasyonlarına birden bire gözle görülür
biçimde hız ve göz alıcılık eklemişti. Özellikle genç okurlardan olmak üzere, geniş bir halk kitlesinden resimli kitap ve dergilere inanılmaz bir talep gelmeye başlamıştı.
İllüstrasyonun Altın Çağı, bildiğimiz anlamda bir sanat akımı ya da hareketi olarak düşünülemez. Bu dönemdeki sanatçılar her ne kadar sanatlarını ilerletmek adına çaba da sarf etmiş olsalar, onların alanı hiç sanat olarak kabul görmemişti. O güne kadarki “resim” sanatının dışında, hatta o dönemlerde sanat olarak bile kabul edilmeyen bir tür olarak kendini kanıtlama çabasındaydı.

Bu dönemde illüstratörler, görevi metni açıklamak olan düz bir anlayışı benimsemenin çok ötesine geçerek, bordürleriyle, özel tasarım fontlarıyla son derece üstün kaliteli işlere imza atmışlardır. Altın Çağ’da üretilen işlere bakıldığında büyük ölçüde pre-rafealitlerden etkilendiklerini görüyoruz. Yüz yıl başında da yavaş yavaş oryantalist eğilimler fark edilmeye başlanır. Avrupa folklorunun yanı sıra Doğu ve Uzakdoğu da önemli bir ilham kaynağıdır. İran minyatürleri, Japon baskıları, açılan ticaret yollarıyla Avrupa’ya ulaşmaya başladığında Avrupalı sanatçılar farklı bir bakış açısı gözlemledikleri bu resimlemelere öncelikle hayranlık duydular. Ardından, kendi sanatlarıyla kaynaştırarak, özgün çalışmalara imza attılar.

Arts and Crafts hareketinin öncüsü ve Kelmscott Basımevinin kurucusu William Morris (1834-1896) de en çok etkilendikleri sanatçılardan biridir. Morris’in başlattığı hareketten ve kurucusu olduğu Kelmscott Basımevi’nden aldıkları esinle, Amerika’lı sanatçılar da Brandywine Vadisi Geleneği’ni başlatmışlardı. Aslında Morris’in Arts and Crafts hareketini başlatırken amacı geçmişin zanaati önemseyen, elle biçimlendirilmiş doğal tasarımlarına geri dönmekti. Bir açıdan geleneği canlandırarak Viktorya döneminin yapaylığına karşı çıkıyordu ama diğer yandan da yaptıkları geleceğin sanatının temellerini oluşturmuştu.

1.El sanatlarını yeniden canlandırmak,
2.Malzemeye sadık kalmak,
3.İşlevsel nesneleri güzel yapmak,
4.Tasarımın işleve uygun olması
Arts and Crafts hareketinin temel özelikleriydi.
Bu ilkeler ileriki dönemlerde sanat ve el sanatlarını birleştirmemişse bile sanat ile endüstriyi birleştirecekti.

“William Morris’in kitap tasarımlarındaki düzenleme anlayışı sayesinde, Kelmscott Basımevi grafik tasarıma ve özellikle kitap tasarımına katkılarda bulunarak büyük bir hizmet vermiş, Morris’in harf karakterleri tasarımında sağladığı güzellik, bütünü oluşturan en küçük bir ayrıntıyı bilebir tasarım birliği içerisinde ele alması, sonraki nesillere kitap tasarımı konusunda esin kaynağı olmuştur.” (BEKTAŞ Dilek, Çağdaş Grafik Tasarımın Gelişimi, YKY, 1992, sf 8)

Yukarıdaki paragrafta sözü edilen biçimsel özellikler, Altın Çağ illüstratörlerinin de tarzını belirlemiştir.
Walter Crane (1845-1915), William Morris’in illüstratör olarak ilk rakibi oldu. Tarz olarak William Morris gibi pre-raphealistlerden ve Japon Baskılarından etkilendi. 1865 ve 1886 arasında 50 kitap resimledi, yüzyılın sonuna kadar da yılda en azından iki kitap resimlemeye devam etti.
William Morris’in öncülüğünü yaptığı akıma sempati duyan bir başka illüstratör de Aubrey Beardsley (1872–1898) olmuştu. Japon baskılarından ne kadar etkilendiğini anlamak için eserlerine bir kez bakmak yeterlidir. Uzayan, uzadıkça ağırlaşan figürler, kıvrılan yaprak ve bitki formları (ki bu art nouveau akımının da belirleyici özellikleri arasındadır), kadın bedeninin dişil sunumu, olağanüstü bir siyah ve beyaz dengesi, yoğun siyahlıklar içinde bile kaybolmayan bir berraklık duygusu Beardsley’nin illüstrasyonlarının temel özellikleridir. Döneminde İngiltere sanat ortamına bomba gibi düşmüş bu sanatçının illüstrasyonları, ilk sayısı 1893’te tüm yayınlanan “The Studio” dergisinde yayınlanmaya başlamıştı.

Bir başka Altın Çağ İllüstratörü Fransız Edmund Dulac’tır (1882-1953). Edmund Dulac, masal resimlelerinde uzmanlaşmıştı, hemen hemen Arthur Racham’ın (1867-1939) çalışmalarıyla koşut olarak ilerlemiştir. Masallar illüstratörler açısından çok verimli bir alandı. Üstelik ticaret yollarının yoğun işlemesi ile Doğu ve Uzakdoğu ile kültür alışverişi kaçınılmazdı. Nasıl Japon tahta baskıları, bu yollarla Avrupalı sanatçılara ulaştıysa, uzaklardaki efsane ve masallar da artık çok uzak değildi. Doğu masalları oldukça gözde bir resimleme konusuydu.
Yoğun renk kullanımları da dönemin ilgi çeken biçimsel özelliklerinden olarak karşımıza çıkıyor.
Masallar, fantastik konular kadar güncel alanda da illüstrasyon karşılığını buluyordu. Dönemin önemli dergilerinin kapaklarında, makale aralarında da illüstrasyonlar çok kullanılıyordu.

İngiliz illüstratör Beatrix Potter (1866-1943) aynı zamanda bir botanikçiydi. 8 yaşında bir çocukken bile bir sayfaya 12 farklı çeşit tırtıl çizimi yapabilen Potter, ne denli ayrıntıcı bir illüstratör olacağının sinyallerini vermişti denilir. Beatrix Potter ayrıca çocuklar için de onlarca kitap resimlemiştir.

Altın Çag’ın Amerika’daki yansımalarında William Breadley önemli yer tutmaktadır. William Breadley dergi ve kitap kapaklar alanında yogunlasan bir sanatçıydı.
James Montgomery Flagg ise Amerikan toplumunda iyi bilinen bir illüstratör olmasının ötesinde Savas dönemine damgasını vuran afis çalısmalarıyla tarihe geçmistir.


İllüstrasyonun Altın Çağı, başka açılardan ele alındığında başka dönemlerle de iç içe geçmiş gibi görünür. İkinci dünya savaşının sonuna değin pırıltılı dönemini sürdürmüştür, yavaş yavaş fotoğraf, özellikle dergi ve gazetelerde bir anlatım elemanı olarak daha öne çıkmıştır. Böylece illüstratif anlatım, kitaplarda yoğunluğunu sürdürmüş, basım yayımda mecburi anlatım elemanı değil özel bir seçenek olmaya başlamasıyla birlikte de aslında değerini katlamıştır. Zamanla karikatür ve çizgi romanla da birlikte gelişmiş, canlandırma sineması içersinde bir vazgeçilmez olarak orada da farklı bir kulvarda ilerlemiştir. Bugün illüstrasyon ürün ambalajlarından afişlere, kitap kapaklarından promosyon malzemelerine, bilgisayar oyunlarından eğitim materyallerine çok geniş bir kullanım alanında bulunmaktadır.


İllüstrasyonlar / sırasıyla
William Morris
Walter Crane
Aubrey Baerdsley
Edmund Dulac
Arthur Rackham
Beatrix Potter

William Blake / Aşıklar Kasırgası

WİLLİAM BLAKE VE DANTE’ NİN “CEHENNEM”İNDEN “AŞIKLAR KASIRGASI”NIN ÇÖZÜMLENMESİ

18.yy’dan 19.yy’a geçiş döneminin, çağdaşlarından hayli farklı ve çok yönlü bir sanatçısı olarak William Blake, sanatıyla olduğu kadar yaşamıyla da ilgi toplamaya günümüzde dahi devam ediyor. Blake, sanatının yanı sıra, mistisizm anlayışıyla da öne çıkar. Mistisizm, yunanca bir kelime olan “mystikhos”tan türetilmiş bir kavram olup, anlam olarak gizemciliği karşılamaktadır.
Blake, çocukluğundan itibaren, mistisizmle iç içe olmuştu. Babası Swedenborg’ un görüşlerini takip eden bir mistikti ( Emanuel Swedenborg, 1688-1772 arasında yaşamış olan İsveçli mistik, filozof ve dini yazar).
“Mistisizm, Tanrının sezgi yoluyla kavranacağını ileri süren batı gizemciliğini dile getirir. Genellikle her türlü gizemcilik bu deyimle nitelendirilse de Hıristiyanlığa özgü anlamlar içerir. Hristiyanın kiliseden umut kesmesiyle kendi içine kapanması ve Tanrıyı kendi içinde aramasından doğmuştur.”
(Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1978, cilt 4, sayfa 166)

Blake, dinine düşkün bir Hıristiyan olmakla birlikte, dinin İngiltere’de uygulanışından hiç hoşnut değildi. Bu yüzden onun da kiliseden uzaklaşıp, kendince bir din yorumu oluşturduğunu söyleyebiliriz.

“Blake, eni konu dindar bir adamdı. Bir kahin, bir spritualist gibi sık sık ölülerin ruhlarıyla, özellikle de büyük şairlerin, sanatçıların ve Eski Ahitteki peygamberlerle bağlantı kurduğunu söylerdi.”
(History of Graphic Art,sayfa 96)

Blake, genel olarak deliliğin sınırlarında gezinen hezeyanlı bir sembolist ve hayalci idi... Bu gün onun şizofreni belirtileri gösterdiğini tanımlayabiliriz. Çünkü yaşamı boyunca olmayan sesler ve görüntülerin varlığına kesin olarak inanmıştı.

“...İşlerinin anlaşılabilir aydınlığı ve teosofik saçmalıklarla dolu cevherli bir hayal gücü ile Blake, topluma dahil olamayan bir sanatçıydı(...)İşine halüsinasyonlar şekil veriyordu...”
(A Treasury of the World’s Great Prints,sayfa 158)

Bu parlak hayal gücünden etkilenen, sadece resimleri değildir, şiirlerinde de o yoğun imgelem gücüne rastlayabiliriz. Onun gençliğinde İngiliz şiiri biçimsel kaygılarla şekillenmişken, Blake kendi iç düşlerini günlük konuşma diliyle dışa vurdu. Çizimlerinde ve gravürlerinde gösterdiği sıra dışı ve düşsel dünyadaki olayları bu basit dille anlatıyordu. Aynı resimlerindeki semboller, gizli anlamlar, şiirlerinde de bize kendini gösterir:

“I give you the end of a golden string;
Only wind it into a ball,-
I will lead you in at Heaven’s gate
Built in Jerusalem’s wall.”

(A.G.E. sayfa 158)

Blake resim ve şiir sanatlarını mistisizmi için bir araç olarak kullandı. Çizimleri genel olarak yetersizdi, anatomik hatalarla doluydu fakat illüstrasyonları imgeleminin kuvvetini gösteriyordu. Arthur M. Hind, Blake’in figürlerinin “hastalıklı insan görünümleri, koni biçimli kafalar, kalın çizilmiş kaşlar, kalın boyunlar ve kas yapılarındaki abartılı ve sıkça doğru da olmayan dalgalanmaları saplantılı biçimde resmetmesinden dolayı, işlerinin biraz değer kaybettiğini”(Arthur M. Hind,A History of Engraving and Etching from the 15. century to the year 1914, sayfa 220) söylüyor.
Olasılıkla bu tarzı, Michelangelo, Pontormo ve Bandinelli ’nin ardından gelen kötü yapılmış 16. yüzyıl baskı resimlerine olan eğiliminden geliştirmişti. Oysa ki bu anatomik hatalar, resmi zedelememekle kalmıyor, ifadeyi de güçlendiriyordu. Yaşadığı çağ için modern sanatın öncülerinden olduğu da söylenebilir. Çünkü artık sanat bir belge, bir ayna olmaktan yavaş yavaş kurtulacaktı. Yansıtılan şey dış dünyadan çok Blake’in iç dünyasıydı. Sonra, konu mistisizmse, bu nasıl birebir gerçekçi bir yöntemle anlatılsındı? Bu yüzden Blake’in resimlerini incelerken hatalı görünümlerden bahsetmek son derece yersizdir. Zaten Blake kendisi de gerçekçi sanatı şöyle nitelendiriyordu, “Taklit etmenin lekeli ve bulanık metodu... Aptallar, bunu zekadan yoksun bir iş olarak en iyi şekilde yaparlar.”

Tabii Blake’ in kimliğinin bu şekilde biçimlenmesinin tek nedeni babasının mistisizmi değildi. Blake’in yaşadığı dönem, Akıl Çağı ve Klasikçiliğe karşı bir ayaklanma olan Romantizm akımının başlayıp geliştiği dönemdi...
1700’lü yılların ortalarında “antikite” kavramı ortaya atılmıştı. Bu kavramla birlikte Neo-Klasikçilik yapılandırılmaya başlandı. Yalnız, buradaki “klasik” sözcüğü, tüm Greko-Romen kültürünü anlatır. Yurtseverlik, sadelik, içtenlik, coşku ve Spartaküsçülere ait o kendini feda etme duygusu gibi kavramlar da temelini antikiteden alır. Bunlar bir devrimi beslemesi gereken kavramlardı aynı zamanda. İşte Blake, 1757 yılında doğmuş, ve bütün bu kavramların doruğa çıktığı 1789 Fransız Devrimine , 32 yaşında tanık olmuştu... Zaten yavaş yavaş gelişmekte olan Romantizm akımı da, Fransız devrimiyle birlikte, devrimci bir nitelik kazandı ve neredeyse bir yaşam biçimine dönüştü...

“...Duygu yeğinliğini her türlü kuralın üzerine çıkardılar ve onu güncel yaşamın dışında, doğada, çocukluk anılarında, garip ve mistik olan şeylerle sansasyonel ve egzotik olanda aramaya başladılar...”
(Adem Genç, DADA)

18. yy ile birlikte “Romantizm” edebiyat ve sanat eleştirmenlerince literatüre kabul edilmiştir. Romantik sanatın belirleyici özellikleri başta duygu yoğunluğu ve coşku olmak üzere, yaratıcılık, özgünlük, sembol kullanma, şiirsellik, gönül üzgünlüğü, öznellik,doğaya eğilme, esin, soyluluk, keşfetmedir... Blake’de de bütün bu özellikler görülebilir. Romantizmde, öznelliğin ön plana çıkmasıyla birlikte, sanatçının duyguları ve düşünceleri önem kazandı. Sanat yapıtına duyguları anlatma gibi bir işlev de yüklendi. Gerçekten de Blake’ de , müthiş bir kendini aktarma çabası vardır; kendi sanrılarını, düşüncelerini, korkularını...

“...onlara göre, kişilik insanları birleştiren zekanın değil insanları birbirinden farklı kılan duygunun ürürüdür, Chateaubriand der ki “deha, insanın kendi anılarından oluşur”, bu yüzden bütün romantikler yapıtlarında kendilerini döküp durmuşlardır.”
(Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Istanbul , 1978, cilt 5, sayfa 340)

Blake, tam bir romantiktir, ama kara romantiktir... Tıpkı Goya’nın ya da yakın arkadaşı Fuseli’nin olduğu gibi... Yaşamı boyunca Fepham’da geçirdiği üç yıl dışında Londra’dan hiç ayrılmadı. Kendini ifade ediş tarzındaki o karamsarlık, belki de Londra’nın sisli, kesif havasının yarattığı ruh durumunun da bir yansımasıydı.
Blake, insanın özüyle ve ruhun kurtarılışıyla ilgili kaygılar taşıyordu. Çizimlerindeki havada süzülen giysisiz insanlar, garip ve alışılmadık isimleriyle değişmez sembollerdi.

Bitmemiş uzun şiiri “The Four Zoas”da tuhaf isimlere rastlayabiliriz, mesela, Urizen (Sebep), Urthona (Ruh), Luvah (Tutku) ve Tharmas (Beden) gibi ... Milton’da da zamana Los, uzaya da Enitharmon adını verir. Bu şekilde ver olan nesnelere, olmayan isimleri vererek yaratı sürecini daha da güçlendirmiş oluyordu belki de kendince.... Kavramları da kişileştiriyordu... Urizen adını verdiği ve beyaz saçlı, sakallı, güçlü, fakat karanlık bir yönü de olan karakter, “sebep”i simgeliyordu. Ancient of Days (Günlerin Atası) tablosunda Urizen ’i alışılmadık bir açıyla, bir ışık çemberinin ortasında otururken gösterir. Gökyüzünde, bulutların arasında oturmuş, elindeki kumpasla aşağıyı, tahminen yeryüzünü ölçmektedir. Hem çizimler, hem de renklendirilmesi gam ve kasavet yüklü, biraz da ürkütücü bir resimdir. “Sebep”, yukarıdan her şeyi ölçüp biçmektedir...

Hayatının çok erken devrelerinden itibaren sanatla içice oldu. Yaşamı, sanatı üzerinde birebir etki yaratmış bir sanatçıydı. Bu yüzden sanatını incelemek açısından hayatı önemli bir gösterge olacaktır. Yukarıdaki alıntıda da denildiği gibi, “deha, insanın kendi anılarından oluşur”...

Yaşadığı devir, İngiltere’de Endüstri Devrimi devriydi. Ama o, zamanının bilimsel buluşlarına gözlerini kapamıştı. Endüstri Devrimi’nin getirdiği bilimsel rasyonalizm ile birlikte şüpheci bir çağın tohumları atılmıştı, hatta ileriki yıllarda, 1880’lerde sanat, çok ihtiyaç duyulan “ruhsal canlanmaya” potansiyel bir taşıyıcı olacaktı, bu hareketin adı “Art Nouveau” olacaktı. Ve bu hareketin temel aldığı, esinlendiği kaynaklardan önemli bir tanesi de Blake’in bıraktığı eserler olacaktı. Adem Genç “Dada” adlı doktora tezinin girişinde, 17. ve 18. yy. sanat hareketlerini incelerken, Blake ‘den bahsediyor ve Art Nouveau sanatının öncülüğünü yapmış olmasını şöyle açıklıyor:

“Blake, duyularla algılanan görülebilir dünyanın biçiminde tinsel bir dünyanın gerçekliğine inanmaktaydı. Fantazya ve hayal gücüne yönelmesine karşın. Kolay elde edilebilen silik görüntüleri ve belirsiz imlemeleri (ima-anıştırma) sevmiyordu. Bu nedenle maniyerist bir biçemle çizgisel betimlemeleri yeğlemiş ve İngiltere’de Yeni Sanat (Art Nouveau) akımının öncülüğünü yapmıştır.”
(Adem Genç, Dada)

Blake, “Grek stili matematiksel bir formdur, Gotik stil ise yaşayan bir formdur. Matematik form, düşünen zihinlerle ölümsüzleşebilir, yaşam formu ise varoluşuyla ölümsüzdür” (Albert Garrett, A History of British Wood Engraving, Midas Books, 1978, Great Britain by R.J. Acford, Indusrial Estate, Chichester, Sussex, sayfa 125) diyor. Blake, Gotik stilden etkilenmiştir ama herşeyini de bunun üzerine kurmamıştır. Oysa Osbert Burdett, “Blake’in romantik düşünceleri bu eski kiliselerin köşelerinde eriyip tamamen Gotikleşmişti ve bundan sonra artık Blake kendini diğer bütün etkilerden uzak tuttu, veya bunları Gotik düşüncelerin ışığında manalandırdı” diyordu. Herbert Read, Osbert Burdett’in bu düşüncesini şöyle eleştirir:

“Bu iddialı sözde iki yanlış vardır-Blake’in düşüncesinin romantik olduğunun söylenmesi, bir de Gotik sanatın romantik olduğunun veya romantik bir zihni uyarttığının ileri sürülmesi....Gotik sanat çizgisi bir sanattır ve hayat doludur. Kaynağında kuzey Avrupa geometrik sanatının Doğu Hıristiyanlığına özgü gerçeküstü duyuşla canlandırılması vardır. Sanat çizgici olmakta devam eder (Kelt ve Anglo-Sakson sanatının çizgiciliği), fakat bir geometrik örneğin donmuş biçimi yerine bu biçim duygusunu yaşayan, tabii bir duyuşa uydurur-hayata, tabiata, dış dünyanın ilahi birliğine bağlı bir duyuş. Gotik sanatın en parlak devrinde, kuvvetle belirtilmiş bir sınır çizgisiyle tanımlanan ve biçim alan derin bir duygululuk ve yaratıcı bir hayal gücüyle karşılaşırız.”
(Herbert Read, SANATIN ANLAMI, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çeviren: Güner İnal, Nuşin Asgari, Çeltüt Matbaacılık Koll. Şti. İstanbul, 1974, sayfa 117-118)

Tekniği
Çabuk alevlenen hayal gücünü cüretkar soyutlamalar yaratmakta kullandı. Hissettiği esin, tek gerçek keşfiydi. Şiir çalışmalarından ilki ve tek dizileni , ince bir cilt halindeki şiirleri “Poetical Sketches”(Şiirsel Karalamalar) idi. Onu da “There is No Natural Religion”(Doğal Din Yoktur) ve “All Religions are one”(Bütün Dinler Birdir) adlı iki kısa çalışma izledi. Bunlar Blake ’in asitle indirilmiş kalıplardan kendisi tarafından basılmışlardı. Blake, kullandığı teknik konusunda hiçbir zaman yeterli açıklama yapmadı.

“ Book of Job, (belki de içinde en muhteşem baskılarının bulunduğu) kitabını ve Milton, Gray, Cowper ve diğerlerinin işlerini resimledi. Yazıları çerçeveleyen illüstrasyonları eliyle renklendiriyordu. Yöntem son derece özgündü ve sıra dışı baskılarını basarken daha da ileri teknikler denedi.”
(Herbert Read, SANATIN ANLAMI, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çeviren: Güner İnal, Nuşin Asgari, Çeltüt Matbaacılık Koll. Şti. İstanbul, 1974, sayfa 117-118)

Sözü geçen teknik denemelerinden biri, “relief etching” denen tekniktir. Alışıldık asitle indirme tekniklerinde , boya asidin aşındırdığı çukur zemine yedirilir, daha sonra fazla boya yüzeyden temizlenirdi. Böylece çukur yerler boya almış olurdu. Blake’in icat ettiği teknikte ise, boya plakaya bir merdane yardımıyla verildiği için, yüksekte kalan yerler renk alıyordu. Yani metal plaka, tahta kalıp gibi kullanılmış oluyordu.

“1789’da Songs of Innocence(Masumların Şarkıları) ve 1794’te Songs of Experience(Deneyimin Şarkıları)’ ı üretti. Bu iki şiir serisi, Blake’in bakış açısının iki yüzünü gösterir. Bütün kötümserliğine karşı, insan doğasına dair önemli umutları vardı ve hayatı boyunca yaratıcılığında çocuksu açıklığını, berraklığını korudu.”
(A.G.E.)

İlahi Komedya ve sonrası..
1818 yılında Blake, John Linnell ile tanıştırıldı. “Book of Job” ve “İlahi Komedya”yı resimlemesine vesile olduğu için önemli bir tanışmadır.

“ Blake, 1818 yılında John Linnell ile tanıştığında 81 yaşındaydı. O zaman yirmili yaşlarında olan Linnell, John Varley’nin gözde bir öğrencisi ve farklı stiliyle gelecek vadeden bir portre ve manzara ressamıydı. Blake’ e hayranlık ve derin bir sevgi besliyordu. John Linnell, Blake’in acı ve kederi anlattığı illüstrasyonlarının bir kopyasını “Book of Job” için sipariş etmişti. Linnell aynı zamanda Blake’in son büyük işini, Dante’nin “İlahi Komedya”sı için yaptığı illüstrasyonları da sipariş etmişti.”
(Albert Garrett, A History of British Wood Engraving, Midas Books, sayfa 127)


Blake, bunlara 1824’te başladı ama 1827’de öldü ve geriye yalnızca 7 gravür ve bitmemiş 102 çizim bıraktı.

RESMİN BİÇİMSEL ÖZELLİKLER VE İÇERDİĞİ ANLAM AÇISINDAN İNCELENMESİ

İncelenen resim, “The Whirlwind of Lovers” (Aşıklar Hortumu), Blake tarafından Dante’nin “cehennem”i için gravür tekniğiyle yaptığı bir çalışmadır.
Biçimsel özellikler
Resimde ilk göze çarpan, içi sıkışmış bir biçimde figürlerle dolu, bükülerek bir uçtan diğer uca giden hortumdur. Kompozisyondaki hareket sistemi, karşı-hareketlerin yinelenmesiyle oluşturulmuştur. Hortumun sol üst köşe ile sağ alt köşe arasındaki hareketi hem ayrı köşelerdeki uçları bakımından, hem de kendi içinde yaptığı dönüş bakımından karşı hareket örneğidir. Ondan da önemlisi, hortumun içindeki vücutların birbirleriyle ve kendi içlerinde olan karşıt hareketidir. Hortumda sağ alttan sol üste doğru bir akış vardır ve figürler de bu akışı destekleyecek, güçlendirecek doğrultuda çizilmişlerdir.

İkinci olarak, bu güruhtan ayrılmış, ama etraflarında kopup geldikleri hortuma ait bir rüzgar taşıyan bir çift görülüyor. Biri erkek, biri kadındır. Birbirleriyle bir karşıt hareket içindeler ama kendi vücutları da ters yönlere kıvrılmıştır. Aynı zamanda hem birbirlerine dönük, hem de biraz sonra ayrılacakmış gibiler. Bu çiftin sağında, resmin de sağ üstünde bir daire içinde bir çift daha vardır. Öpüşürken gösterilen bu çifte biraz daha yakından ve dikkatlice bakılırsa, vücutlarının neredeyse birbirinin simetriği olarak karşılıklı bulunduğu fark edilecektir. Gözümüz hareketi takip edince, hemen altlarındaki boylu boyunca yerde yatan adama takılır. Bu figür, ilk bakışta dikkat çekmemesine rağmen, tablonun dengeleyici noktası ve merkezindedir. Dengeleyici noktasıdır, çünkü durağan olan tek figürdür, onun dışındaki her şey sürekli bir devinim halindedir; bütün vücutlar ve bu vücutların oluşturduğu hareketler... Yanı sıra, mekanda da bir durağanlık gözlenmez. Üç katlı bir mekandan söz edilebilir, gökyüzü, sağ taraftan ortaya kadar uzanan kara parçası ve deniz... Hortumun sağ altta bitişine yakın, figürler denizle kaynaşmaya başlıyor. Kara parçasının yüzeyinde dallar, yosunlar gibi organik karışık bir tabaka var. Gökyüzü ise gravür tekniğinin doku yaratmaya elverişli olmasının sayesinde hareketlendirilmiş.

İçerdiği anlam
Bu resim, “İlahi Komedya” dan Cehennem için yapılmıştır. Cehennemin ikinci çemberindeki Aşıklar Hortumunu anlatmaktadır. Buradan sonrasını, arada İlahi Komedyanın ilgili bölümünden pasajlar koyarak, daha açıklayıcı hale getirmek istiyorum. Dante, Cehennem, Araf ve Cennete yaptığını söylediği bu geziyi kendi ağzından anlatmaktadır. Konuyla ilgili bölümde, birinci kattan ikinci kata inmiştir. Blake’in anlatışına göre, öyküyü soldan sağa izleriz. En solda, Dante’nin tanık olduğu manzara tasvir edilir:
“...Derken, iniltili feryatlar işitilmeye başlandı, kulaklarıma hıçkırıklar doldu. Muhalif rüzgarlarla dövülen bir deniz gibi uğultulu, içinde ışık namına hiçbir şey bulunmayan bir yere geldim. Asla durmayan cehennemi kasırga, ruhları girdabı içine almış sürüklüyor, yuvarlıyor, dövüyor, hırpalıyordu. Bunlar uçurumun kenarına vardıkları zaman orası feryatlar, hıçkırıklar, iniltilerle doluyordu.”
(Dante, İlahi Komedya)

Hortum içersinde dönen figürler, günahkarların acı çeken ruhlarıdır. Blake, metne çok sadık kalarak bu manzarayı resimlemiştir. Resme bakan, ortamın bütün dehşetini üzerinde hissediyor. Tayfların çığlıklarını duyar gibiyiz, Blake’in resimleri, sesi olan resimlerdendir. Bütün o kara romantizmini akıtmış gibidir resme... Dante, bu tayflar arasında tarihteki ünlü aşıklara da rastlar. Rüzgarın önünde giden ve çok hafif görünen iki kişi ile konuşmak ister ve onları çağırır.

İşte, bu güruhtan ayrı duran, ama yine de onlardan oldukları anlaşılan çift, Dante’nin çağırdığı ruhlar olan Francesca ve kayınbiraderi Paul Maletesta’dır ki bunlar yasak bir aşk yaşamışlar ve onları suçüstü yakalayan Francesca’nın kocası tarafından öldürülmüşlerdir. Francesca, hikayelerini çok merak eden Dante’ye şöyle anlatır:

“Sefalet deminde mesut anları hatırlamaktan daha büyük acı yoktur, üstadın(Virgil) bunu bilir; fakat aşkımızın başlayışını bu kadar istiyorsan, hem söyleyen, hem ağlayan bir kimse gibi bunu sana anlatayım. Bir gün Lancelot ’un nasıl olup da aşka giriftar olduğunu, eğlence olsun diye okuyorduk. Yalnızdık, hiçbir şeyden şüphelendiğimiz yoktu. Okuduğumuz bu bahis, gözlerimizi birçok defa karşılaştırdı, rengimizi değiştirdi, fakat bir nokta mahvımıza sebep oldu. Aşığın, sevdiği tebessümü nasıl öptüğünü okuduğumuz zaman, benden asla ayrılmayacak olan şu erkek, beni ağzımdan öptü. O gün daha fazla okumadık.”
(A.G.E.)

Biçim açıklamasında da bahsedildiği gibi, bu iki figürün ardından göz sağdaki daire formuna takılıyordu. Metni okuduktan sonra anlıyoruz ki, bu daire bir anlatı balonu işlevi görmektedir. Bu şekilde Francesca’nın anlattıkları da görselleştirilmiş. Tam kitap okurlarken öpüştükleri anı gösteriyor. Bu alan en kesintisiz beyazın kullanıldığı alan olarak dikkat çeker, anlatılan yasak bir aşktır ama cehennemde bile ışık saçmaktadır.

Ruhlardan biri bunları anlatırken, öteki öyle ağlar ki, Dante, duyduğu merhametin tesiri ile kendini kaybeder, “ölüyorum sanarak bir ceset gibi” yere yuvarlanır. İşte yerde yatan figür, Dante’dir. Varlığıyla öykünün merkezi olan Dante, resimde de varlığıyla (optik olmasa da algılama açısından) merkezdedir ve denge noktasını oluşturur. Belki dengeyi sağlamasından başka, vücudundaki o diğerlerinden farklı duruşu ile o yere ait olmayan, yaşayan biri olmasının altı çizilmek istenmiş olabilir. Başucunda ayakta duran ise Vergil’dir, yani gezisindeki rehberi...
Francesca ve Paul Maletesta’yı temsil eden figürlerin duruşunda da incelenmeye değer bir bükülme var. Resmin incelenmesinin birinci kısmında bahsedilen vücutları kendi içinde ve birbirleriyle olan karşı hareketleri en belirgin burada görülüyor. Bu vücutlar birbiriyle simetri oluşturuyor, kolları dışında... Her iki figür de hem birbirine dönmek istediği halde ayrı yönlere uzanıyor.



19 Aralık 2006 Salı

Kar Geliyormuş



Aralığın sonuna yaklaştığımız bu günlerde "Kar geliyormuş" haberi tuhaf, üstelik Ankara'da...

Kar, İzmir'de yaşadığımız yıllar boyunca özlediğim masalsı bir doğa olayıydı. Orada herkes için öyleydi. Bir kere hatırlıyorum Alsancak'ta liman, denizin başlangıç noktasına değin kar tutmuştu. İnanılmaz bir şeydi. Bütün İzmir sokaklardaydı.

Yıllar geçti, Ankara'ya yerleştim... Buradaki ilk kışımda (hoşgeldin dercesine)öyle bir kar yağdı ki, karı o kadar sevmesem, o denli özlemesem gerçekten de bıkardım. Karnımda bebeğim, evimizin merdivenleri buz tuttuğu zaman düşerim diye kapıya çıkmadan, perdeleri açar otururdum camın önünde. Karlar ağır ağır düşerken kafamı kaldırıp gökyüzünün griliğine doğru bakardım. Kar yağarken hışır hışır diye bir ses çıkar ya, bayılırım o sese...

Gelsin bakalım kar yine. Bu sefer kızımla kardanadam yapacağız bahçede.

2 Aralık 2006 Cumartesi

Küçük Prenses İmge yayınlarından çıktı

26/8/2006
Kapak ve iç resimlerini yaptığım F. H. Burnett'in
Küçük Prenses isimli kitabı, İmge yayınlarından çıktı...
Kitabın kapak tasarımını
Selin Sobacı gerçekleştirdi.

Ex libris


Yıllar önce üniversitede öğrenciyken (DEÜ GSF) Hacettepe Üniversitesinin değerli hocalarından Hasip Pektaş bizim okulumuza konferansa gelmişti. Ex libris ile böyle tanıştım. Kitaplar her zaman hayatımda çok ciddi bir yer tutmuştu, okunacak metinlerden ileri, onları bir nesne olarak da çok seviyordum. Okumadan, okurken ve okuduktan sonra kapaklarını, ciltlerini, yazı ve resimlerini inceliyordum. Ex libris, kitabı birisine ait yapan, kişiselleştiren, tek ve biricik olduran bir şeydi...
O gün konferansı yutar gibi dinlemiştim.

Kitapların elyazması olarak çoğaltıldığı dönemlerde, kitap genellikle soyluların mülkiyetinde olan bir nesneydi. Kiliseler ve saraylardaki kitaplıklarda bulunuyorlardı. Ancak matbaanın icadı ve yaygınlaşması, kitabın daha alt sınıflarca da elde edilebilmesini sağlamıştı. Dolayısıyla, kitabın dolaşımı da serbestleşmişti. İşte kitabın iç yüzeyine yapıştırılan, bir tür etiket diyebileceğimiz ex libris, kitabın mülkiyetini simgeliyordu. Ex libris latince bir kelimedir ve "nın kitaplığından" anlamındadır. Örneğin, Ex libris Elif Songür DAĞ, denildiğinde bu, kitabın benim kitaplığıma ait olduğunu belirtir ve ödünç alanı geti getirmesi konusunda uyarır.

Ex librisin yapıştırılmasıyla kitap özelleşir, bir tek olur. Dünyada ex libris kolleksiyonu yapanlar gibi
ex librisli kitap kolleksiyonu yapan sanatseverler de vardır.

Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi için,

http://www.aed.org.tr/

Esin kaynaklarım...

İki boyutlu yüzeylerde beni en çok renkler ve doku kullanımları etkiliyor.
Bunun dışında sinema da mesleğimden sonra beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri diyebilirim.
Zamanında animasyon yapmış olmak belki sinemayı bu denli sevmem yüzündendir. Lars Von Trier’in filmleri beni her izleyişimde sarsar. Jean Pierre Jeunot ve Tim Burton’ın filmleri ise kalbimi gümbür gümbür yapar.
Kısa Film Festivallerini mutlaka takip etmeye çalışırım.

Türkiye'den ve Dünya'dan sevip saydıklarım :)


Selçuk Demirel, Ferit Avcı, Tan Oral, Nazan Erkmen, Mustafa Delioğlu ilk aklıma gelen ustalar. Benim kuşağımdaki çizerlerden Kerem Beyit, Gözde Bitir Sındırgı ve Oğuz Demir’in işlerini beğeniyorum. Dünyadan ise bir çok usta var, ama son zamanlarda popüler olan Penolope Dullaghan’ın işlerini hayranlıkla takip ediyorum.

Nasıl Çalışıyorum?


Bir kitabı resimlemeye başlamadan önce metni defalarca okuyup sindiriyorum. Sonra planlama aşaması geliyor, ardından gerekliyse araştırma yapıyorum. Grafik tasarım işlerinde de bilgisayarın başına geçmeden önce mutlaka elimde eskiz yapıyorum. İster kitap resimleme iste grafik tasarım işleri olsun önce yaptığım iş yere bassın isterim. O yüzden ciddi bir ön çalışma gerçekleştiriyorum.

Çizim masamda çalışacaksam, özellikle de boya yapacaksam gün ışığını tercih ediyorum. Ama bilgisayara geçmeden önce el ayak çekildiği gece saatleri bana daha uygun. Çalışırken genellikle “film dinlerim”. Kulağımı filmin sürekliliğine vermek beni daha uyanık ve dikkatli tutuyor. Ayrıca çok zevkli.

Her şeyi planlayıp tablo halinde çizip görebileceğim bir yere asarım. Çalışmamın herhangi bir biçimde kesintiye uğramaması gerek. Elimde yapacağım işleri yaptıktan sonra, üzerinde yapılacak bir işlem varsa çizimleri Photoshop’a atar ve dijital olarak rötuşlar yaparım. Ayrıca Photoshop’ta fotoğraflar, çizimler ve dokuları birleştirerek foto-kolajlar yapmayı da seviyorum. Bu teknikle ekslibris tasarımları yapıp sevdiğim insanlara hediye ediyorum.


En sevgili malzemelerim ekolin ve kuru boyalarım. Tatile giderken dahi her zaman yanımda taşırım. Birçok farklı tekniği kullanmakla birlikte ekolin ve kuru boya birleşimi benim favorim. Ekolinin kat kat sürüldükçe farklılaşan ton değerleri ve fırçayla yaratılabilecek değişik dokularını zevkle kullanıyorum.

Kimim ben?


Hayat /Kariyer hikayem...

1977 İstanbul doğumluyum. Çizim hayatıma 1–1,5 yaslarında evin duvarlarını kendi boyum kadarınca çizip karalayarak başladığım söyleniyor. En sevdiğim oyuncaklarım arasında her zaman boyalar, boyama kitabı ve defterler olmuştur.

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümünü kazandığımda gerçekten mutlu olduğum yerin, boyalarla dolu bir çizim masasının başı olduğunu anladım. O mutlulukla üzerine aynı okulda “Çizgi Film” alanında yüksek lisans yaptım.

Dört yıllık lisans ve iki yıllık lisansüstü eğitimim süresince, ağırlıklı olarak çocuk kitaplarına yöneldim.
Buna, örnek aldığım sanatçılar kadar, çocuklar için bir şeyler üretme isteğim de etken olmuştur.
Bir tek çocuk bile, benim resimlediğim kitapları okurken, resimlerime eklediğim ayrıntılardan küçücük bir şey, örneğin; bir hayvanı incitmemeyi öğrense, o benim için en büyük bir mutluluk olur.

Yüksek Lisans mezuniyet projem olan filmim “E,Ge’ Bari...”
13. Ankara Film Festivali (2001)
2. İzmir Kısa Film Festivali (2001)
2. İstanbul Animasyon Festivali (2004) kapsamında gösterildi.
2006 yılında Kök Yayınevi tarafından kitap olarak basıldı.

İlköğretim 4 ve 5 için İngilizce dergisi “tooddy" (24 sayı), Deprem Dede kitapları, mitoloji serisi, okulöncesi döneme yönelik yapboz illüstrasyonları, masal kitapları bu alanda verdiğim ürünlerden bazıları...

2003’te evlenip Ankara’ya yerleştim.
2 yaşında dünya tatlısı bir kızım, karizmatik bir eşim, 4 yaşında sevgi arsızı bir kedim var.

Kitapların yanı sıra, birçok firmaya insert, katalog, kurumsal kimlik, afiş vb tasarımlar da yapmaktayım. Çok zevkle gerçekleştirdiğim bir başka çalışma da kişiye özel yaptığım “butik” tasarımlar. Bunlar genellikle farklı bir doğum günü, ya da yıldönümü hediyesi vermek isteyenlerin tercihi oluyor.

Şu an çalışmalarımın yanısıra, Başkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Bölümü’nde İllüstrasyon dersleri vermekteyim.

Çalışmalarım hakkında daha fazla bilgiyi www.elifsongurdag.com adresinden izleyebilirsiniz.