20 Aralık 2006 Çarşamba

William Blake / Aşıklar Kasırgası

WİLLİAM BLAKE VE DANTE’ NİN “CEHENNEM”İNDEN “AŞIKLAR KASIRGASI”NIN ÇÖZÜMLENMESİ

18.yy’dan 19.yy’a geçiş döneminin, çağdaşlarından hayli farklı ve çok yönlü bir sanatçısı olarak William Blake, sanatıyla olduğu kadar yaşamıyla da ilgi toplamaya günümüzde dahi devam ediyor. Blake, sanatının yanı sıra, mistisizm anlayışıyla da öne çıkar. Mistisizm, yunanca bir kelime olan “mystikhos”tan türetilmiş bir kavram olup, anlam olarak gizemciliği karşılamaktadır.
Blake, çocukluğundan itibaren, mistisizmle iç içe olmuştu. Babası Swedenborg’ un görüşlerini takip eden bir mistikti ( Emanuel Swedenborg, 1688-1772 arasında yaşamış olan İsveçli mistik, filozof ve dini yazar).
“Mistisizm, Tanrının sezgi yoluyla kavranacağını ileri süren batı gizemciliğini dile getirir. Genellikle her türlü gizemcilik bu deyimle nitelendirilse de Hıristiyanlığa özgü anlamlar içerir. Hristiyanın kiliseden umut kesmesiyle kendi içine kapanması ve Tanrıyı kendi içinde aramasından doğmuştur.”
(Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1978, cilt 4, sayfa 166)

Blake, dinine düşkün bir Hıristiyan olmakla birlikte, dinin İngiltere’de uygulanışından hiç hoşnut değildi. Bu yüzden onun da kiliseden uzaklaşıp, kendince bir din yorumu oluşturduğunu söyleyebiliriz.

“Blake, eni konu dindar bir adamdı. Bir kahin, bir spritualist gibi sık sık ölülerin ruhlarıyla, özellikle de büyük şairlerin, sanatçıların ve Eski Ahitteki peygamberlerle bağlantı kurduğunu söylerdi.”
(History of Graphic Art,sayfa 96)

Blake, genel olarak deliliğin sınırlarında gezinen hezeyanlı bir sembolist ve hayalci idi... Bu gün onun şizofreni belirtileri gösterdiğini tanımlayabiliriz. Çünkü yaşamı boyunca olmayan sesler ve görüntülerin varlığına kesin olarak inanmıştı.

“...İşlerinin anlaşılabilir aydınlığı ve teosofik saçmalıklarla dolu cevherli bir hayal gücü ile Blake, topluma dahil olamayan bir sanatçıydı(...)İşine halüsinasyonlar şekil veriyordu...”
(A Treasury of the World’s Great Prints,sayfa 158)

Bu parlak hayal gücünden etkilenen, sadece resimleri değildir, şiirlerinde de o yoğun imgelem gücüne rastlayabiliriz. Onun gençliğinde İngiliz şiiri biçimsel kaygılarla şekillenmişken, Blake kendi iç düşlerini günlük konuşma diliyle dışa vurdu. Çizimlerinde ve gravürlerinde gösterdiği sıra dışı ve düşsel dünyadaki olayları bu basit dille anlatıyordu. Aynı resimlerindeki semboller, gizli anlamlar, şiirlerinde de bize kendini gösterir:

“I give you the end of a golden string;
Only wind it into a ball,-
I will lead you in at Heaven’s gate
Built in Jerusalem’s wall.”

(A.G.E. sayfa 158)

Blake resim ve şiir sanatlarını mistisizmi için bir araç olarak kullandı. Çizimleri genel olarak yetersizdi, anatomik hatalarla doluydu fakat illüstrasyonları imgeleminin kuvvetini gösteriyordu. Arthur M. Hind, Blake’in figürlerinin “hastalıklı insan görünümleri, koni biçimli kafalar, kalın çizilmiş kaşlar, kalın boyunlar ve kas yapılarındaki abartılı ve sıkça doğru da olmayan dalgalanmaları saplantılı biçimde resmetmesinden dolayı, işlerinin biraz değer kaybettiğini”(Arthur M. Hind,A History of Engraving and Etching from the 15. century to the year 1914, sayfa 220) söylüyor.
Olasılıkla bu tarzı, Michelangelo, Pontormo ve Bandinelli ’nin ardından gelen kötü yapılmış 16. yüzyıl baskı resimlerine olan eğiliminden geliştirmişti. Oysa ki bu anatomik hatalar, resmi zedelememekle kalmıyor, ifadeyi de güçlendiriyordu. Yaşadığı çağ için modern sanatın öncülerinden olduğu da söylenebilir. Çünkü artık sanat bir belge, bir ayna olmaktan yavaş yavaş kurtulacaktı. Yansıtılan şey dış dünyadan çok Blake’in iç dünyasıydı. Sonra, konu mistisizmse, bu nasıl birebir gerçekçi bir yöntemle anlatılsındı? Bu yüzden Blake’in resimlerini incelerken hatalı görünümlerden bahsetmek son derece yersizdir. Zaten Blake kendisi de gerçekçi sanatı şöyle nitelendiriyordu, “Taklit etmenin lekeli ve bulanık metodu... Aptallar, bunu zekadan yoksun bir iş olarak en iyi şekilde yaparlar.”

Tabii Blake’ in kimliğinin bu şekilde biçimlenmesinin tek nedeni babasının mistisizmi değildi. Blake’in yaşadığı dönem, Akıl Çağı ve Klasikçiliğe karşı bir ayaklanma olan Romantizm akımının başlayıp geliştiği dönemdi...
1700’lü yılların ortalarında “antikite” kavramı ortaya atılmıştı. Bu kavramla birlikte Neo-Klasikçilik yapılandırılmaya başlandı. Yalnız, buradaki “klasik” sözcüğü, tüm Greko-Romen kültürünü anlatır. Yurtseverlik, sadelik, içtenlik, coşku ve Spartaküsçülere ait o kendini feda etme duygusu gibi kavramlar da temelini antikiteden alır. Bunlar bir devrimi beslemesi gereken kavramlardı aynı zamanda. İşte Blake, 1757 yılında doğmuş, ve bütün bu kavramların doruğa çıktığı 1789 Fransız Devrimine , 32 yaşında tanık olmuştu... Zaten yavaş yavaş gelişmekte olan Romantizm akımı da, Fransız devrimiyle birlikte, devrimci bir nitelik kazandı ve neredeyse bir yaşam biçimine dönüştü...

“...Duygu yeğinliğini her türlü kuralın üzerine çıkardılar ve onu güncel yaşamın dışında, doğada, çocukluk anılarında, garip ve mistik olan şeylerle sansasyonel ve egzotik olanda aramaya başladılar...”
(Adem Genç, DADA)

18. yy ile birlikte “Romantizm” edebiyat ve sanat eleştirmenlerince literatüre kabul edilmiştir. Romantik sanatın belirleyici özellikleri başta duygu yoğunluğu ve coşku olmak üzere, yaratıcılık, özgünlük, sembol kullanma, şiirsellik, gönül üzgünlüğü, öznellik,doğaya eğilme, esin, soyluluk, keşfetmedir... Blake’de de bütün bu özellikler görülebilir. Romantizmde, öznelliğin ön plana çıkmasıyla birlikte, sanatçının duyguları ve düşünceleri önem kazandı. Sanat yapıtına duyguları anlatma gibi bir işlev de yüklendi. Gerçekten de Blake’ de , müthiş bir kendini aktarma çabası vardır; kendi sanrılarını, düşüncelerini, korkularını...

“...onlara göre, kişilik insanları birleştiren zekanın değil insanları birbirinden farklı kılan duygunun ürürüdür, Chateaubriand der ki “deha, insanın kendi anılarından oluşur”, bu yüzden bütün romantikler yapıtlarında kendilerini döküp durmuşlardır.”
(Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Istanbul , 1978, cilt 5, sayfa 340)

Blake, tam bir romantiktir, ama kara romantiktir... Tıpkı Goya’nın ya da yakın arkadaşı Fuseli’nin olduğu gibi... Yaşamı boyunca Fepham’da geçirdiği üç yıl dışında Londra’dan hiç ayrılmadı. Kendini ifade ediş tarzındaki o karamsarlık, belki de Londra’nın sisli, kesif havasının yarattığı ruh durumunun da bir yansımasıydı.
Blake, insanın özüyle ve ruhun kurtarılışıyla ilgili kaygılar taşıyordu. Çizimlerindeki havada süzülen giysisiz insanlar, garip ve alışılmadık isimleriyle değişmez sembollerdi.

Bitmemiş uzun şiiri “The Four Zoas”da tuhaf isimlere rastlayabiliriz, mesela, Urizen (Sebep), Urthona (Ruh), Luvah (Tutku) ve Tharmas (Beden) gibi ... Milton’da da zamana Los, uzaya da Enitharmon adını verir. Bu şekilde ver olan nesnelere, olmayan isimleri vererek yaratı sürecini daha da güçlendirmiş oluyordu belki de kendince.... Kavramları da kişileştiriyordu... Urizen adını verdiği ve beyaz saçlı, sakallı, güçlü, fakat karanlık bir yönü de olan karakter, “sebep”i simgeliyordu. Ancient of Days (Günlerin Atası) tablosunda Urizen ’i alışılmadık bir açıyla, bir ışık çemberinin ortasında otururken gösterir. Gökyüzünde, bulutların arasında oturmuş, elindeki kumpasla aşağıyı, tahminen yeryüzünü ölçmektedir. Hem çizimler, hem de renklendirilmesi gam ve kasavet yüklü, biraz da ürkütücü bir resimdir. “Sebep”, yukarıdan her şeyi ölçüp biçmektedir...

Hayatının çok erken devrelerinden itibaren sanatla içice oldu. Yaşamı, sanatı üzerinde birebir etki yaratmış bir sanatçıydı. Bu yüzden sanatını incelemek açısından hayatı önemli bir gösterge olacaktır. Yukarıdaki alıntıda da denildiği gibi, “deha, insanın kendi anılarından oluşur”...

Yaşadığı devir, İngiltere’de Endüstri Devrimi devriydi. Ama o, zamanının bilimsel buluşlarına gözlerini kapamıştı. Endüstri Devrimi’nin getirdiği bilimsel rasyonalizm ile birlikte şüpheci bir çağın tohumları atılmıştı, hatta ileriki yıllarda, 1880’lerde sanat, çok ihtiyaç duyulan “ruhsal canlanmaya” potansiyel bir taşıyıcı olacaktı, bu hareketin adı “Art Nouveau” olacaktı. Ve bu hareketin temel aldığı, esinlendiği kaynaklardan önemli bir tanesi de Blake’in bıraktığı eserler olacaktı. Adem Genç “Dada” adlı doktora tezinin girişinde, 17. ve 18. yy. sanat hareketlerini incelerken, Blake ‘den bahsediyor ve Art Nouveau sanatının öncülüğünü yapmış olmasını şöyle açıklıyor:

“Blake, duyularla algılanan görülebilir dünyanın biçiminde tinsel bir dünyanın gerçekliğine inanmaktaydı. Fantazya ve hayal gücüne yönelmesine karşın. Kolay elde edilebilen silik görüntüleri ve belirsiz imlemeleri (ima-anıştırma) sevmiyordu. Bu nedenle maniyerist bir biçemle çizgisel betimlemeleri yeğlemiş ve İngiltere’de Yeni Sanat (Art Nouveau) akımının öncülüğünü yapmıştır.”
(Adem Genç, Dada)

Blake, “Grek stili matematiksel bir formdur, Gotik stil ise yaşayan bir formdur. Matematik form, düşünen zihinlerle ölümsüzleşebilir, yaşam formu ise varoluşuyla ölümsüzdür” (Albert Garrett, A History of British Wood Engraving, Midas Books, 1978, Great Britain by R.J. Acford, Indusrial Estate, Chichester, Sussex, sayfa 125) diyor. Blake, Gotik stilden etkilenmiştir ama herşeyini de bunun üzerine kurmamıştır. Oysa Osbert Burdett, “Blake’in romantik düşünceleri bu eski kiliselerin köşelerinde eriyip tamamen Gotikleşmişti ve bundan sonra artık Blake kendini diğer bütün etkilerden uzak tuttu, veya bunları Gotik düşüncelerin ışığında manalandırdı” diyordu. Herbert Read, Osbert Burdett’in bu düşüncesini şöyle eleştirir:

“Bu iddialı sözde iki yanlış vardır-Blake’in düşüncesinin romantik olduğunun söylenmesi, bir de Gotik sanatın romantik olduğunun veya romantik bir zihni uyarttığının ileri sürülmesi....Gotik sanat çizgisi bir sanattır ve hayat doludur. Kaynağında kuzey Avrupa geometrik sanatının Doğu Hıristiyanlığına özgü gerçeküstü duyuşla canlandırılması vardır. Sanat çizgici olmakta devam eder (Kelt ve Anglo-Sakson sanatının çizgiciliği), fakat bir geometrik örneğin donmuş biçimi yerine bu biçim duygusunu yaşayan, tabii bir duyuşa uydurur-hayata, tabiata, dış dünyanın ilahi birliğine bağlı bir duyuş. Gotik sanatın en parlak devrinde, kuvvetle belirtilmiş bir sınır çizgisiyle tanımlanan ve biçim alan derin bir duygululuk ve yaratıcı bir hayal gücüyle karşılaşırız.”
(Herbert Read, SANATIN ANLAMI, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çeviren: Güner İnal, Nuşin Asgari, Çeltüt Matbaacılık Koll. Şti. İstanbul, 1974, sayfa 117-118)

Tekniği
Çabuk alevlenen hayal gücünü cüretkar soyutlamalar yaratmakta kullandı. Hissettiği esin, tek gerçek keşfiydi. Şiir çalışmalarından ilki ve tek dizileni , ince bir cilt halindeki şiirleri “Poetical Sketches”(Şiirsel Karalamalar) idi. Onu da “There is No Natural Religion”(Doğal Din Yoktur) ve “All Religions are one”(Bütün Dinler Birdir) adlı iki kısa çalışma izledi. Bunlar Blake ’in asitle indirilmiş kalıplardan kendisi tarafından basılmışlardı. Blake, kullandığı teknik konusunda hiçbir zaman yeterli açıklama yapmadı.

“ Book of Job, (belki de içinde en muhteşem baskılarının bulunduğu) kitabını ve Milton, Gray, Cowper ve diğerlerinin işlerini resimledi. Yazıları çerçeveleyen illüstrasyonları eliyle renklendiriyordu. Yöntem son derece özgündü ve sıra dışı baskılarını basarken daha da ileri teknikler denedi.”
(Herbert Read, SANATIN ANLAMI, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çeviren: Güner İnal, Nuşin Asgari, Çeltüt Matbaacılık Koll. Şti. İstanbul, 1974, sayfa 117-118)

Sözü geçen teknik denemelerinden biri, “relief etching” denen tekniktir. Alışıldık asitle indirme tekniklerinde , boya asidin aşındırdığı çukur zemine yedirilir, daha sonra fazla boya yüzeyden temizlenirdi. Böylece çukur yerler boya almış olurdu. Blake’in icat ettiği teknikte ise, boya plakaya bir merdane yardımıyla verildiği için, yüksekte kalan yerler renk alıyordu. Yani metal plaka, tahta kalıp gibi kullanılmış oluyordu.

“1789’da Songs of Innocence(Masumların Şarkıları) ve 1794’te Songs of Experience(Deneyimin Şarkıları)’ ı üretti. Bu iki şiir serisi, Blake’in bakış açısının iki yüzünü gösterir. Bütün kötümserliğine karşı, insan doğasına dair önemli umutları vardı ve hayatı boyunca yaratıcılığında çocuksu açıklığını, berraklığını korudu.”
(A.G.E.)

İlahi Komedya ve sonrası..
1818 yılında Blake, John Linnell ile tanıştırıldı. “Book of Job” ve “İlahi Komedya”yı resimlemesine vesile olduğu için önemli bir tanışmadır.

“ Blake, 1818 yılında John Linnell ile tanıştığında 81 yaşındaydı. O zaman yirmili yaşlarında olan Linnell, John Varley’nin gözde bir öğrencisi ve farklı stiliyle gelecek vadeden bir portre ve manzara ressamıydı. Blake’ e hayranlık ve derin bir sevgi besliyordu. John Linnell, Blake’in acı ve kederi anlattığı illüstrasyonlarının bir kopyasını “Book of Job” için sipariş etmişti. Linnell aynı zamanda Blake’in son büyük işini, Dante’nin “İlahi Komedya”sı için yaptığı illüstrasyonları da sipariş etmişti.”
(Albert Garrett, A History of British Wood Engraving, Midas Books, sayfa 127)


Blake, bunlara 1824’te başladı ama 1827’de öldü ve geriye yalnızca 7 gravür ve bitmemiş 102 çizim bıraktı.

RESMİN BİÇİMSEL ÖZELLİKLER VE İÇERDİĞİ ANLAM AÇISINDAN İNCELENMESİ

İncelenen resim, “The Whirlwind of Lovers” (Aşıklar Hortumu), Blake tarafından Dante’nin “cehennem”i için gravür tekniğiyle yaptığı bir çalışmadır.
Biçimsel özellikler
Resimde ilk göze çarpan, içi sıkışmış bir biçimde figürlerle dolu, bükülerek bir uçtan diğer uca giden hortumdur. Kompozisyondaki hareket sistemi, karşı-hareketlerin yinelenmesiyle oluşturulmuştur. Hortumun sol üst köşe ile sağ alt köşe arasındaki hareketi hem ayrı köşelerdeki uçları bakımından, hem de kendi içinde yaptığı dönüş bakımından karşı hareket örneğidir. Ondan da önemlisi, hortumun içindeki vücutların birbirleriyle ve kendi içlerinde olan karşıt hareketidir. Hortumda sağ alttan sol üste doğru bir akış vardır ve figürler de bu akışı destekleyecek, güçlendirecek doğrultuda çizilmişlerdir.

İkinci olarak, bu güruhtan ayrılmış, ama etraflarında kopup geldikleri hortuma ait bir rüzgar taşıyan bir çift görülüyor. Biri erkek, biri kadındır. Birbirleriyle bir karşıt hareket içindeler ama kendi vücutları da ters yönlere kıvrılmıştır. Aynı zamanda hem birbirlerine dönük, hem de biraz sonra ayrılacakmış gibiler. Bu çiftin sağında, resmin de sağ üstünde bir daire içinde bir çift daha vardır. Öpüşürken gösterilen bu çifte biraz daha yakından ve dikkatlice bakılırsa, vücutlarının neredeyse birbirinin simetriği olarak karşılıklı bulunduğu fark edilecektir. Gözümüz hareketi takip edince, hemen altlarındaki boylu boyunca yerde yatan adama takılır. Bu figür, ilk bakışta dikkat çekmemesine rağmen, tablonun dengeleyici noktası ve merkezindedir. Dengeleyici noktasıdır, çünkü durağan olan tek figürdür, onun dışındaki her şey sürekli bir devinim halindedir; bütün vücutlar ve bu vücutların oluşturduğu hareketler... Yanı sıra, mekanda da bir durağanlık gözlenmez. Üç katlı bir mekandan söz edilebilir, gökyüzü, sağ taraftan ortaya kadar uzanan kara parçası ve deniz... Hortumun sağ altta bitişine yakın, figürler denizle kaynaşmaya başlıyor. Kara parçasının yüzeyinde dallar, yosunlar gibi organik karışık bir tabaka var. Gökyüzü ise gravür tekniğinin doku yaratmaya elverişli olmasının sayesinde hareketlendirilmiş.

İçerdiği anlam
Bu resim, “İlahi Komedya” dan Cehennem için yapılmıştır. Cehennemin ikinci çemberindeki Aşıklar Hortumunu anlatmaktadır. Buradan sonrasını, arada İlahi Komedyanın ilgili bölümünden pasajlar koyarak, daha açıklayıcı hale getirmek istiyorum. Dante, Cehennem, Araf ve Cennete yaptığını söylediği bu geziyi kendi ağzından anlatmaktadır. Konuyla ilgili bölümde, birinci kattan ikinci kata inmiştir. Blake’in anlatışına göre, öyküyü soldan sağa izleriz. En solda, Dante’nin tanık olduğu manzara tasvir edilir:
“...Derken, iniltili feryatlar işitilmeye başlandı, kulaklarıma hıçkırıklar doldu. Muhalif rüzgarlarla dövülen bir deniz gibi uğultulu, içinde ışık namına hiçbir şey bulunmayan bir yere geldim. Asla durmayan cehennemi kasırga, ruhları girdabı içine almış sürüklüyor, yuvarlıyor, dövüyor, hırpalıyordu. Bunlar uçurumun kenarına vardıkları zaman orası feryatlar, hıçkırıklar, iniltilerle doluyordu.”
(Dante, İlahi Komedya)

Hortum içersinde dönen figürler, günahkarların acı çeken ruhlarıdır. Blake, metne çok sadık kalarak bu manzarayı resimlemiştir. Resme bakan, ortamın bütün dehşetini üzerinde hissediyor. Tayfların çığlıklarını duyar gibiyiz, Blake’in resimleri, sesi olan resimlerdendir. Bütün o kara romantizmini akıtmış gibidir resme... Dante, bu tayflar arasında tarihteki ünlü aşıklara da rastlar. Rüzgarın önünde giden ve çok hafif görünen iki kişi ile konuşmak ister ve onları çağırır.

İşte, bu güruhtan ayrı duran, ama yine de onlardan oldukları anlaşılan çift, Dante’nin çağırdığı ruhlar olan Francesca ve kayınbiraderi Paul Maletesta’dır ki bunlar yasak bir aşk yaşamışlar ve onları suçüstü yakalayan Francesca’nın kocası tarafından öldürülmüşlerdir. Francesca, hikayelerini çok merak eden Dante’ye şöyle anlatır:

“Sefalet deminde mesut anları hatırlamaktan daha büyük acı yoktur, üstadın(Virgil) bunu bilir; fakat aşkımızın başlayışını bu kadar istiyorsan, hem söyleyen, hem ağlayan bir kimse gibi bunu sana anlatayım. Bir gün Lancelot ’un nasıl olup da aşka giriftar olduğunu, eğlence olsun diye okuyorduk. Yalnızdık, hiçbir şeyden şüphelendiğimiz yoktu. Okuduğumuz bu bahis, gözlerimizi birçok defa karşılaştırdı, rengimizi değiştirdi, fakat bir nokta mahvımıza sebep oldu. Aşığın, sevdiği tebessümü nasıl öptüğünü okuduğumuz zaman, benden asla ayrılmayacak olan şu erkek, beni ağzımdan öptü. O gün daha fazla okumadık.”
(A.G.E.)

Biçim açıklamasında da bahsedildiği gibi, bu iki figürün ardından göz sağdaki daire formuna takılıyordu. Metni okuduktan sonra anlıyoruz ki, bu daire bir anlatı balonu işlevi görmektedir. Bu şekilde Francesca’nın anlattıkları da görselleştirilmiş. Tam kitap okurlarken öpüştükleri anı gösteriyor. Bu alan en kesintisiz beyazın kullanıldığı alan olarak dikkat çeker, anlatılan yasak bir aşktır ama cehennemde bile ışık saçmaktadır.

Ruhlardan biri bunları anlatırken, öteki öyle ağlar ki, Dante, duyduğu merhametin tesiri ile kendini kaybeder, “ölüyorum sanarak bir ceset gibi” yere yuvarlanır. İşte yerde yatan figür, Dante’dir. Varlığıyla öykünün merkezi olan Dante, resimde de varlığıyla (optik olmasa da algılama açısından) merkezdedir ve denge noktasını oluşturur. Belki dengeyi sağlamasından başka, vücudundaki o diğerlerinden farklı duruşu ile o yere ait olmayan, yaşayan biri olmasının altı çizilmek istenmiş olabilir. Başucunda ayakta duran ise Vergil’dir, yani gezisindeki rehberi...
Francesca ve Paul Maletesta’yı temsil eden figürlerin duruşunda da incelenmeye değer bir bükülme var. Resmin incelenmesinin birinci kısmında bahsedilen vücutları kendi içinde ve birbirleriyle olan karşı hareketleri en belirgin burada görülüyor. Bu vücutlar birbiriyle simetri oluşturuyor, kolları dışında... Her iki figür de hem birbirine dönmek istediği halde ayrı yönlere uzanıyor.



1 yorum:

Adsız dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.