Paşa Kılıcı en sevdiğim çiçeklerden biri.
Evim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Aralık 2014 Çarşamba
17. Gün: En sevdiğin bitki
Etiketler:
30 day drawing challenge,
Çiçek,
Evim,
İllustrasyon,
illustration
20 Şubat 2013 Çarşamba
Evimizin kedisi
Kıbrıs'a gelirken, kedimiz Tarçın'ı annemlere bırakmıştık. Aslında bana kalsa ayrılmazdım, ama annemlerin kedisi Çirkin hastaydı, karnında kistler büyüyor, ameliyat oluyor birkaç ay sonra yeniden büyüyordu. Babam, "Çirkin'in durumu iyiye gitmiyor, Tarçını alma, bizde kalsın" deyince bıraktım tabii. Birkaç ay sonra Çirkin'imizin son operasyonundan sonra toparlanamadığını öğrendik.
Kedilerle olan hikayelerimiz çeşitli... İlk kedim Çirkin, siyah beyaz renkli, olabildiğince yakışıklı bir Ayvalık beyefendisiydi. Kendisini tam 13 yıl önce Ayvalık sokaklarında yürürken bulmuştum, gel demiştim, gelince de bizim kedimiz olmuştu. Pek asil, pek mağrurdu. Burnu düşse eğilip almazdı. Ev ahalisine farklı farklı davranırdı, bir tek babamın kucağında saatlerce yatardı. Babamın hastalığı çıktıktan sonra Çirkin de kanser oldu. Babamdan önce öldü. Çirkin'i öyle sıkıştırıp sevmek filan mümkün olmazdı pek. Isırırdı, çizerdi. Ama çok, çok güzeldi. Buz gibi bir kış günü gitti.
Sonra baba evinden uçup, çalışmak için İstanbul'a yerleştiğimde bir gün Tarçın'la karşılaştım. Çalıştığım yayın evinin bir işi için Fulya'daki renk ayrımcıda bulunuyordum. Tarçın da kapının önünde kendisine verilmiş poğaça ve börekleri tıkıştırıyordu ağzına. Tekirdi. Hemen sevimlilikler, bir şeyler derken, ablaya yazıldı* Tarçın. Alıp eve götürdüm. 11 yıl önceydi. Tarçın 1 yaşındayken evlenip Ankara'ya taşındım, hep bizimleydi. Kızım doğduğunda da onu asla uzaklaştırmadık. Hatta bebek ayakta sallanırken gelir ayakucuna yatar onunla sallanırdı. Tarçın kadar iyi huylu ve sevgi dolu bir kedi görmedim, hiçbir kediyi de onun kadar sevmedim. Henüz. Tarçın'ı anneme can yoldaşı bırakıp buraya geldiğimizde bir yıl kedisiz yaşadık. Ama ne kitapsız ne kedisiz olunmuyor değil mi? İnsan alışmasın bir kez o mırıltılara, sıcaklığa.
Kedi kedi kedi dedim ve bir gün Cesur'u bulduk kızımla birlikte. Eve dönüyorduk, Tarçından daha iri daha koyu renkli bir tekirdi. İçinde göründüğü kedi grubundan daha başka bakıyordu gözleri. "Anne alalım ne olur" dedi kızım. Ben de onu çağıracağımı, gelirse bizimle kalabileceğini söyledim. Fark etmişsindir sevgili okuyucu bu kısma kadar bütün kedileri sokaktan topluyorum. Ve gel dediğimde gelen kediyi alıyorum yalnızca. Bence seçim karşılıklı olmalı. Cesur iki kocaman caddeyi geçip bizimle eve kadar gelince hem adını hak etti hem de bizim balkona yerleşti. Bir ay kadar bizimle yaşadı, bir gün boynunda bir şişlik oluştu ve ne oluyor veterinere mi götürsek diyene kadar Cesur ortadan kayboldu. Belki başka bir eve kapılanmıştır diye düşünmek istiyorum. Bir hayvan tarafından ısırılıp zehirlenmiş de olabilir diye düşünüyorum doğrusu.
Benimse hala gözüm sokaklardaki kedi yavrularındaydı... Son olarak, oda arkadaşım kedisinin yavruladığından bahsetti. Yavrulara yuva arıyordu. Bir tanesine talip olduk. Bir gün gidip evinde gördük, alacağımız yavruyu seçtik. Ama hala annesini emiyordu, almadık bekledik. Bir ay daha geçti, artık büyümüştü. Aldık eve geldik. Adını Çörek koyduk, çörekotu uzun olur diye...
| Fotoğraf: Hakan Dağ |
İlk defa annesi babası belli, sokağa patisini basmamış bir yavrumuz oldu. Sağlık karnesini çıkarırken veteriner cinsini sordu, annesi korat, babası tiffany chantille dedim. Eve gelince karneye baktım, siyah yazmış oraya :) Ne olursa olsun zaten, önemli mi? Tekir olsun taştan olsun derdim hep, ama karapisiler de ne güzelmiş... Tarçından iyi huylu olamaz hiçbir kedi derdim, ama onun kadar iyi ve uysal. Bir araştırmaya göre siyah hayvanların sahiplenilme oranı diğerlerine göre çok düşükmüş. Kimi insanlar hala uğursuz olduklarına inanıyor. Hayvanların ya da insanların yaftalanması ne zaman bitecek acaba?
| Fotoğraf: Hakan Dağ |
*Ablaya yazılmak, bkz. Vicdan, İlban Ertem
Etiketler:
black,
Evim,
Hatırladıklarım,
Yaşam
2 Aralık 2011 Cuma
Benim olmaya başlayan bir balkon...
Eski evimizde güzel bir arka bahçemiz, geniş aydınlık bir balkonumuz vardı (ki belki de evin en güzel yeriydi) şurda bahsetmiştim. Yeni evimizde de gerçekten güzel birer ön ve arka balkonumuz var. Kıbrıs'a geldiğimde önce nasıl çiçekler ve bitkiler yaygın diye küçük bir araştırma yaptım. İklim dolayısıyla, etli yapraklı bitkiler (succulent) ve kaktüsler çok yaygın. Bayıldığım bitkilerden biri olan begonvil (buradaki acı Cemile) de ağaçlaşmış durumda, o kadar mutlular iklimden. Evlerimizde bin bir zahmetle saksıda yetiştirdiğimiz japon güllerinin ise sokaklarda, yol kenarlarında çılgınlar gibi büyüyüp ağaçlaşması ilginç; bizim evin önünde de var. Hatta bir kauçuk ağacı gördüm, kauçuk olduğunu fark ettiğimde altında duruyordum ve ağaç belki 3 katlı bir bina boyundaydı.
We had a nice back balcony in our ex home, it was wide, sunny and home's best part. Now we have really beautiful front and back balconies in our new home. I explored what kind of plants can live in here when we came to Cyprus. Because of the climate, cactus and succulents are very common. One of the plants which i felt in love with is Bougainvillea (it called "Cemile" here). It's common at Aegean coasts too but here this plant is a tree, i think they're so happy by the climate. The other is Hibiscus rosa-sinensis, grows up very healthy at yards not in pots that we used to plant. And i saw a rubber tree that grew up high madly and i see "yes, this is really tropical".
| Croton |
What a plantlover say to an other plantlover? "Hey, plantlover let's go to a plantation!" Yes somebody said so and we went to a big plantation at Girne. I bought pots, plants and soil. I told about my balcony but i bought plants for inside too. The house must breathe too... First, i bought a croton (a dotted one). It's beautiful, i'll buy a striped one later.
Tabii klasik en sevdiğim çiçeklerden biri olan Fittonia olmazsa olmazdı. Bu seferki beyazlıdan, kırmızı çizgilisi yoktu. Daha önce Ankara'da sadece bir kez gördüğüm bir bitki, Zamioculcas. Çok güzel bir bitki bakmaya doyamıyorum, kökü yumrulardan oluşuyor, yaprakları çok parlak ve kalın. Güney Afrika'ya özgü bir bitkiymiş ve bakımının oldukça kolay olduğunu okudum. Yalnızca saksısının biraz sıkışık olması gerekiyor, büyüsün diye büyük saksıya ekilmiyor yani. Ben bu bilgiyi okumadan önce saksısını değiştirmiştim ama çok sorun olmadı gibi... Aşağıda soldaki Zamioculcas.
And typically one of my favorites: Fittonia. This one is white striped, there was no red striped one. I found a new plant which named Zamioculcas. I had saw it Ankara only once, i've learned that it's origin is South Africa. It is really amazing, with shining dark green leaves (below left). But it should be planted in a small pot, i've read this after i have already planted it in a big pot but it seems ok now.
Hep çok merak ettiğim yaşayan taş da denilen Lithops bitkisini görünce denemek için bir saksı aldım. Bakabilirsem başka çeşitlerinden de alacağım. Alttaki saksıda bir kaktüs bahçesi denemesi yaptım. Bunların tamamı kampüste dolaşırken topladığım dört farklı çeşit kaktüs. Sağ altta aloe vera var ki evde yetiştirmeyi çok istiyordum. Bu kaktüsleri kopmuş olarak buldum, kendi içinde özsuyu barındıran bir bitki olduğundan ekildiğinde yaşama dönmeleri zor olmadı. Kimbilir ne zaman kopmuşlardı.
I was wondered about Lithops (also known as "living stones") and i found one for test. If i can make it live may be i can plant the other types of it. I made a cactus garden test as you can see below. I found all of this while i was walking around the campus. The one at right is aloevera, i was very curious to plant it at home. I found these at ground, they were detached, but they has the juice so they could get back to life immediately when i planted them.
Petunyayı çok severim, ne renk açtığını görmeden aldım fideleri bakalım şansıma ne çıkacak. Koyungözü olarak da bilinen Gazanya'lardan da aldım, bunlar balkona tabii. Bir de kocaman reyhan aldım, neredeyse belime geliyor, nefis kokuyor. Ayrıca hediye gelen dev bir Kalenchoe, bir yıldız çiçeği (bu da succulent) ve kısa çizgili kılıç var. Ev bizim olmaya başlıyor...
| Nefis pembe çiçeklerini yakalayamamışım |
| Mis kokulu reyhan |
12 Ekim 2011 Çarşamba
Lefkoşa'dan bildiriyorum...
Kıbrıs, başlangıçta hiç aklımızda olmayan bir yerdi. Ne yalan söyleyeyim, İzmir, Bodrum ya da Çanakkale gibi memlekete, toprağımıza suyumuza yakın bir yerler olsun gideceğimiz yer diyorduk. Deniz olsundu, akşamüzeri çıkan tatlı meltem olsundu, tuz koksundu... Ama Kıbrıs oldu. Bu gerekti demek, hayat bir yere doğru akınca bazen çok müdahale etmemeli. Kafamızda bin bir düşünceyle geldik tabii, en önemlisi kızımız için iyi olması... İyi bir okula yazdırdık burada, gayet memnun hayatından. Biz de öyle. Üniversitenin lojmanına yerleştik; iki oda bir salon kutu gibi bir evcik. Arka taraf doğuya, ön taraf batıya bakıyor ve bazen hem güneşi hem ayı görebiliyoruz gökyüzünde. Çevrede hiç yüksek bina olmadığından tabii. Aynı sebepten, burada hayatımda hiç görmediğim kadar büyük bir gökyüzü görüyorum. Sadece kuzeyde beşparmak dağlarını görüyoruz, onun dışında her yer dümdüz.
Buraya gelirken, yanımızda fazla bir şey getirme şansımız olmadığı için yalnızca gerekli şeyleri getirmeye çalıştık. Dokuz yılda evimizde neler birikmiş, hem de her taşınmada bir sürü şeyi azalttığımız halde. Toplarken çok zorlandım. Çünkü bir de kategorize etmem gerekiyordu, depoya kalkacaklar, verilecekler, bir sonraki gelişte Kıbrıs'a getirilecekler gibi. Bunu yaparken, uzun zamandır istediğimiz yaşamımızda sadeleşme yolunda atacağımız bir adım olacağını fark ettik. Her şeyimiz vardı ve o kadar çoktu ki. Kullanmaya sıra bile gelmeyen mutfak malzemeleri, yıllardır giymeye sıra gelmemiş giysiler, paltolar...vb. Ciddi bir azaltma yaptık, sonuçta dolaplar tıka basa dolu olsa da hep aynı sevdiğimiz kıyafetleri giyiyorduk. Azalttık, arındırdık... Bundan sonra da gerçekten gerekmeyen hiçbir şeyi almamaya karar verdik. Yanımızda seçtiğimiz giysiler, ev duygusunu oluşturacak bir kaç aksesuar ve bilgisayar-tablet türü zorunlu gereksinimlerimiz alarak geldik. Üstelik bize verilmiş bagaj hakkını tam doldurarak. Nasıl güzel valiz topladıysam artık meh meh :))) Buraya geldiğimizde bize verilen lojman eşyalıydı. TV dışında her şey vardı; mobilyalar, beyaz eşya, klima, perdeler, bunlara ek olarak birer takım tabak, fincan, tencere, saklama kapları vb mutfak malzemeleri de alınmıştı, paketlerini biz açtık. Evde bulunan malzemeye ek sadece ekmek bıçağı ve tahta kaşık aldım o kadar :) Gerekmeyen hiçbir şeyi de alıp yaşamımı kalabalıklaştırmayı düşünmüyorum.
İklim ilginç, özellikle şu sıralar bir sıcak bir serin oluyor. Ama ekim ortası ve hala askılı elbise giyilebiliyor ve daha hiç çorap giymedim. Suyu kireçli ve tuzlu, yemekleri bile damacana suyuyla yapıyoruz ama damacana TR'ye göre ucuz. Gelmeden önce araştırdığımızda Kıbrıs hakkında genelde çok pahalı olduğu yorumu yapılıyordu. Evet bazı şeyler pahalı ama bazı şeyler de çok ucuz. Ve bazı ürünlerde bunun hiçbir mantığı olmuyor. Doğrudan İngiltere'den gelen çaylar mesela inanılmaz çeşitli ve ucuz. Ama TR'den gelen çoğu gıda maddesi pahalı. Elma armut gibi bildiğimiz meyveler pahalı ama muz, mango, avokado gibi tropik meyveler çok ucuz. Dandik plastik kaplar inanılmaz pahalı ama bazı camlar porselenler çok komik ucuzlukta. Daha tanıma ve keşfetme aşamasındayız. Bunları mümkün olduğunca yazmak istiyorum, internette biz de gelmeden çok bakındık pek derli toplu kaynak yoktu buradaki yaşamla ilgili. Forumlarda konuşan insanlar vardı. Bir fikir versin en azından diye toparladıkça yazacağım. Yazıyı bitirirken son bir bilgi ekleyeyim, sabahları erkenden, daha saat çalmadan gayet dinç bir şekilde uyanıyoruz hepimiz, akşam da erkenden yatıyoruz. Hiç böyle olmamıştım. Saat 10.30 ve az sonra yatacağım gözümden uyku akıyor :)
Buraya gelirken, yanımızda fazla bir şey getirme şansımız olmadığı için yalnızca gerekli şeyleri getirmeye çalıştık. Dokuz yılda evimizde neler birikmiş, hem de her taşınmada bir sürü şeyi azalttığımız halde. Toplarken çok zorlandım. Çünkü bir de kategorize etmem gerekiyordu, depoya kalkacaklar, verilecekler, bir sonraki gelişte Kıbrıs'a getirilecekler gibi. Bunu yaparken, uzun zamandır istediğimiz yaşamımızda sadeleşme yolunda atacağımız bir adım olacağını fark ettik. Her şeyimiz vardı ve o kadar çoktu ki. Kullanmaya sıra bile gelmeyen mutfak malzemeleri, yıllardır giymeye sıra gelmemiş giysiler, paltolar...vb. Ciddi bir azaltma yaptık, sonuçta dolaplar tıka basa dolu olsa da hep aynı sevdiğimiz kıyafetleri giyiyorduk. Azalttık, arındırdık... Bundan sonra da gerçekten gerekmeyen hiçbir şeyi almamaya karar verdik. Yanımızda seçtiğimiz giysiler, ev duygusunu oluşturacak bir kaç aksesuar ve bilgisayar-tablet türü zorunlu gereksinimlerimiz alarak geldik. Üstelik bize verilmiş bagaj hakkını tam doldurarak. Nasıl güzel valiz topladıysam artık meh meh :))) Buraya geldiğimizde bize verilen lojman eşyalıydı. TV dışında her şey vardı; mobilyalar, beyaz eşya, klima, perdeler, bunlara ek olarak birer takım tabak, fincan, tencere, saklama kapları vb mutfak malzemeleri de alınmıştı, paketlerini biz açtık. Evde bulunan malzemeye ek sadece ekmek bıçağı ve tahta kaşık aldım o kadar :) Gerekmeyen hiçbir şeyi de alıp yaşamımı kalabalıklaştırmayı düşünmüyorum.
İklim ilginç, özellikle şu sıralar bir sıcak bir serin oluyor. Ama ekim ortası ve hala askılı elbise giyilebiliyor ve daha hiç çorap giymedim. Suyu kireçli ve tuzlu, yemekleri bile damacana suyuyla yapıyoruz ama damacana TR'ye göre ucuz. Gelmeden önce araştırdığımızda Kıbrıs hakkında genelde çok pahalı olduğu yorumu yapılıyordu. Evet bazı şeyler pahalı ama bazı şeyler de çok ucuz. Ve bazı ürünlerde bunun hiçbir mantığı olmuyor. Doğrudan İngiltere'den gelen çaylar mesela inanılmaz çeşitli ve ucuz. Ama TR'den gelen çoğu gıda maddesi pahalı. Elma armut gibi bildiğimiz meyveler pahalı ama muz, mango, avokado gibi tropik meyveler çok ucuz. Dandik plastik kaplar inanılmaz pahalı ama bazı camlar porselenler çok komik ucuzlukta. Daha tanıma ve keşfetme aşamasındayız. Bunları mümkün olduğunca yazmak istiyorum, internette biz de gelmeden çok bakındık pek derli toplu kaynak yoktu buradaki yaşamla ilgili. Forumlarda konuşan insanlar vardı. Bir fikir versin en azından diye toparladıkça yazacağım. Yazıyı bitirirken son bir bilgi ekleyeyim, sabahları erkenden, daha saat çalmadan gayet dinç bir şekilde uyanıyoruz hepimiz, akşam da erkenden yatıyoruz. Hiç böyle olmamıştım. Saat 10.30 ve az sonra yatacağım gözümden uyku akıyor :)
| Fotoğraf: İpek |
10 Ekim 2011 Pazartesi
gittik biz
sadece cırcırböceklerinin ötüşü, duvardaki saatin tiktakları, uzaklarda bir köpeğin havlaması... hepi topu bu. ruhumuzu yavaşlatmak için zamanın usulca aktığı bu yerdeyiz. neden mi gittik? işte nedenlerden biri.
Bir dönüşümü düşünmeye başladığımızda yaz başıydı. Sıkılmıştık, bunalmıştık ve başka bir yerde baştan başlamak istiyorduk. Elimizde hiçbir şey yoktu. Ankara bizi boğmuştu, Ankara'lı da değildik zaten. Çeşitli olasılıkları ölçüp tarttık ve bir tanesine karar verdik: Denizaşırı bir yenilik! Duyanlar şaşırdılar, inanamadılar. Nasıl olup da böyle bir kararı bu kadar kolay verebildiğime şaşıranlar oldu. Dediler ki, bir kentten sıkılmak da neymiş, hele de çoğu insan doğduğu kentte yaşayıp ölürken. Kurulu düzenimi bozmama, çıkıp çıkmayacağı belli olmayan bir kadroyu beklemememe, rahatlığın güvenli sularını terk etmeme, devletten istifa etmeme şaşırdılar yani.
Oysa ben, o akşam da söyledim, bu kadar cesur olmasaydım, gerektiğinde küçücük gemilere binip koca denizlere kendimi atmasaydım, Ankara'ya bile gelememiş olurdum. Yıllar önce İzmir'den İstanbul'a gidişimi hatırlıyorum, tek başımaydım. İstanbul'dan Ankara'ya gelirken, yerleşmeye geldiğim bu kentte yalnızca Hakan vardı (bir de o dönem ODTÜ'de okuyan kardeşim vardı). Üstelik "denizi olmayan yerde yaşanır mı bee!" şeklinde bir büyük konuşmuşluğum vardı. Ben bir asker çocuğuyum, bir kente tam alışırken tayin çıktığında gözün arkanda kalmadan ayrılmak gerekliliğini iyi bilirim. Tamamen yabancı bir kente adapte olmayı, bütün çocuklar geçen yaz neler yaptığını konuşurken yeni öğretim yılında bir "yeni gelen" olarak kimseyi tanımadan okula başlamayı, iyi bilirim. Belki de bu yüzden her yerde hayatımı yeniden kurabilirim. Yarısı özgür bir ruhsa, yarısı da alışkanlıktır yani. Yeni insanlardan, yeni yerlerden korkmam.
Bir kent bitmişse bitmiştir. İşte Ankara da böyle bitti bizim için.
5 Ağustos 2011 Cuma
o benim canım!
Tarçın'ı ilk defa bu kadar uzun süre evde yalnız bıraktık. Gitmeden önce evin dört bir yanına mama ve su istasyonları yaptım, geldiğimizde bayağı bir söylendi (mırr, mırreo, mieyk...vb) Haklı tabii. Umarım bir daha yalnız bırakmak zorunda kalmayız. Günler boyunca aklım hep ondaydı. Canım o benim. 9 yaşında bir İstanbul hanımefendisi kendisi :))
22 Haziran 2011 Çarşamba
5. TİK'in ardından...
Rahatladım. Çok az kaldı. Tezle ilgili çalışırken blogda pek bir şey paylaşamadım. Ama güzel ve ılık, çoğunlukla da Ankara'da yağmurlu bahar günlerinde balkonumla ilgilenmek, yorulan zihnime nefes aldırdı. Eskiden beri pek çiçeklerle uğraşmışlığım yoktur, hatta çiçek yetiştiremediğimi düşünürdüm. Ancak, geçen sonbaharda taşındığımız bu güzel evin, bu iş için pek verimli olan balkonunda, kendimi daha önce yapamadığım şeyleri yapabilirken buldum.
Yaklaşık bir bir buçuk ay önce, çiçeklerle birlikte bir çilek fidesi de almıştım. Üstünde 3-4 çilek vardı, İpek çilekler kızardıkça geldi gitti yedi... Sonra çilekler bitti, ben de beklentimi sürdürmedim doğrusu. Yine de sulamaya devam ettim. Sonra bir baktık3, 5 hayır 10-15 beyaz çiçek, sonra göz açıp kapayıncaya kadar yeşil çileklere dönüştüler. Mutluyuz, belki de topladıkça devam edecek meyve vermeye :)
Bir kısmını köşedeki çiçekçiden alıp ektim, bazılarını da sağda solda gördüğüm çiçeklerden kırıp diktim, tuttu. Baktım toprağa ne sokuştursam tutuyor, devam ettim. Aşağıdaki resimde sağdaki saksıda marketin önünden kırdığım hanımeli ve apartmanın köşesindeki adını bilmediğim nefis kokulu çalıdan kırdığım dallar görülebilir. Bunları dikeli 10 günü geçti fena değiller, tutacak gibi.
Evin içine sığmayan bir kitaplığımız vardı, balkona koymuştuk. Bütün kış baktıkça canım sıkıldı, ama havalar ısınınca çok katlı bir çiçekliğe dönüştü.
Bu mor yapraklı bitkinin, güneş aldıkça yaprakları morarıyor. Mor yapraki mor minik çiçekler açarak beni şaşırttı. Beklemediğim bir performanstı, teşekkür ediyorum :) Yanındaki de iki ay kadar önce ektiğim zambak soğanlarından yetişen zambaklar. Paketteki bilgiye güvenirsek sarı açacak ama belli olmaz bence.
![]() |
| Petunyalar ve vapur dumanı çiçeklerini aynı saksıya diktim. İyi geçiniyor gibiler... |
![]() |
| Sardunya |
![]() |
| Çileklerimiz çiçekken... |
![]() |
| Çileklerimiz |
![]() |
| Çilek, sardunya ve tarçın :) |
![]() |
| Adını bilmediğim kırmızı yapraklı bitkim |
![]() |
| Hanımeli, afrika menekşeleri ve mis kokulu bir şey |
Evin içine sığmayan bir kitaplığımız vardı, balkona koymuştuk. Bütün kış baktıkça canım sıkıldı, ama havalar ısınınca çok katlı bir çiçekliğe dönüştü.
Bu mor yapraklı bitkinin, güneş aldıkça yaprakları morarıyor. Mor yapraki mor minik çiçekler açarak beni şaşırttı. Beklemediğim bir performanstı, teşekkür ediyorum :) Yanındaki de iki ay kadar önce ektiğim zambak soğanlarından yetişen zambaklar. Paketteki bilgiye güvenirsek sarı açacak ama belli olmaz bence.
22 Mart 2011 Salı
Terraryum...vs.
Terraryumlarla ilgilenmeye başladıktan sonra hemen fotoğraf çekip yayınlamak istedim ama erteledim. Neden? Bakalım olacak mıydı? Bakalım gerçekten bitkiler o havasız kavanozlarda yaşayacak mıydı? Yaklaşık 1-1,5 aylık deneme sürecinin ardından olabildiğini görerek yayınlıyorum fotoları :)
Yukarıdaki, eski (10 senelik filan) akvaryumum. Tabii ağzı %100 kapanmıyor, ben de kullanmadığım bir fincan tabağını kapattım üzerine. İçerideki nemin dönmesi için kapağın tam kapalı olması gerekli aslında. Böylece azıcık konan su buharlaşıyor, tekrar toprağa karışıyor. Böylece küçük bir atmosfer yaratılmış olunuyor. Önce en alta bir miktar kum döküp üstüne toprak koydum. Üstüne yerleştirdiğim kara yosunları, buz gibi bir kış günü özenle söküldü. Kaşıkla :P Bu ortamda fittonia ekmeyi denedim. Yaptığım araştırmalarda terraryum içinde yaşayabilen bitkiler arasında fittonia da olduğunu görmüştüm. Bu güne kadar gayet iyi durumda, yeni yaprak da çıkardı. Gerçi çok hızlı büyümesi pek istenen bir şey değil. Dekoratif olarak da zamanında yaptığım fimoları ve kinderden çıkan bir şirini kullandım. En üst resimde görüldüğü gibi pencereye yakın bir yerde ama direkt güneş ışığının altında değil.
Diğer resimlerde de görülebileceği gibi terraryum veya normal saksı olsun, çiçeklerimin dibine minik oyuncaklar / objeler koymayı seviyorum. Çocukken de anneannemin saksılarının dibinde oynatırdım oyuncaklarımı :))
Bunlar da bizim evin kızları İpek (7) ve Tarçın (9). Fonda da darmadağınık evim görülüyor... 2-3 Terraryum daha var annemlere götürdüm, okula getirdim. Son derece kolay ve zevkli bir uğraş olduğunu düşünüyorum. İnsanı terraryum yapmaya özendirecek öyle güzel örnekler var ki internette... Aşağıda çılgın bir hevesle terraryum işine girmiş Elif görülebilir :)
18 Ocak 2011 Salı
Suya bir taş atmak üzerine
Benim huzursuzluğum hiç bitmiyor. Sürekli bir şey yapmak zorundayım, sakin ve rahat kalamıyorum. Hiç boş duramam, gözlerimi öyle uzaklara daldırıp derin derin iç çekemem. İşlerimin biraz rahatladığı zamanlarda rahatlamak şöyle dursun, acaba şimdi ne yapsam diye döner dururum.
Bir TİK'i daha geride bıraktığım bu günlerde yine benzer bir durumdayım. Evet düzeltmelere başlamadım daha, kendime şöyle bir iki hafta izin vereyim kafam dağılsın dedim ama duramadım.
Bir TİK'i daha geride bıraktığım bu günlerde yine benzer bir durumdayım. Evet düzeltmelere başlamadım daha, kendime şöyle bir iki hafta izin vereyim kafam dağılsın dedim ama duramadım.
- Önce kendime uzun zamandır ihmal ettiğim web sitemi yaptım; gerçi blogdan bozma ama derli toplu en azından.
- Sonra evde bir takım düzenlemelere giriştim.
- Ardından okuldaki odamı toparlamaya çalıştım (kimse gülmesin, olabildiği kadar işte).
- Mutfak masasında papier maché yapmaya başladım.
- Balkon bahçeciliği konusunu araştırırken, kompostun balkonda da yapılabildiğini öğrendim. Bir kovanın içinde denemeye başladım.
- Kompost için madem organik çöp ayrılıyor, elim değmişken bütün çöpleri ayırmaya başladım. İki haftadır büyük bir ciddiyet ve bağlılıkla kağıt, metal, cam ve plastiği ayırıyorum. Ayrı yerlerde biriktiriyor, yakındaki Migros'a götürüyorum. Orada kumbaralar var. Daha önce oturduğumuz yerde de denemiştim çöp ayırmayı ama çöpçülerden önce gelen araştırmacı kardeşlerin torbaları deşmek suretiyle hepsini dağıtıp karıştırdıklarını görünce hevesim kaçmıştı. Şimdiyse her gün belediyenin atık toplama kamyonu gelip alıyor ayrılanları.
- Bu arada Hakan'ın yeni ofisindeki devasa masif masayı boyamaya başladım. Toplantı masası ve ofisin tam kalbinde duruyor. Göz kırpmadan elime teslim etmelerine hala inanamıyorum. Üstelik aklıma geleni yapıyorum, kuş kafalı adamlardan, 100 gözlü Argos'a, Şahmaran'dan türlü mitolojik ve kendi uydurmasyonum olan karakterlere... Her birinin bir öyküsü var tabii, hepsi aslında ajans manifestosunda buluşuyor. Fotoğraf çekemedim ki daha ekleyeyim. Belki bu hafta sonu çekerim. En son bu hafta sonu korkunç bir baş ağrısıyla gittiğim ofisten 4 saat sonra pırıl pırıl çıktım. Ama hiç kafamı kaldırmadım. En son kocaman kırmızı bir Simurg çizdim.
- Okuldaki görevleri hiç saymıyorum bile, bu yazının konusu, mesai saatleri dışında yaptıklarım.
- Çok sıkıldığım bir akşam eski bir tişörtümden bir kolye, bir yelek ve iki saç bantı elde ettim.
- Doğadaki Son Çocuk'u yarıladım, birkaç makale ve birsürü blog okudum. Jack London'ın bir kitabını hüplettim.
- Bir sezon "Person Unknown" izledim bitirdim (Full mutfakta yemek yaparken izledim bunu da)
- Bunlar yalnızca 2 haftanın bilançosu, ve hatırlayabildiklerim.
Hala da hiç birşey yapmıyormuş ve hiçbir işe yaramıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Herhalde bütün odağım tez olduğundan, tekrar ona dönünce geçecektir. Buraya da yazayım da kaçışım kalmasın, Haziran'a bitirebilmeyi umuyorum. Zaman utandırmasın.
Sevgiler.
2 Temmuz 2010 Cuma
Anaokulu mezuniyeti
Benim kuzum artık bir anaokulu mezunu. Kep ve cübbe giymiş minik insanlar olarak diplomalarını aldılar. Ne diyeyim benden önce kızım giydi Hacettepe cübbesini. Umarım üniversite mezuniyetini de görürüm. Çok heyecanlı ve çok sevinçliydi o gün. Yaklaşık 4 saat süren bir tören düzenlenmişti. İlk bir saatte herkes diplomalarını aldı, hazırlandıkları oyunları oynayıp şarkıları söylediler sahnede. Sonra tüm aileler ve okul çalışanları arka bahçede birşeyler yiyip eğlendiler. Animasyon ekibi çok başarılıydı, tempoyu bir an bile düşürmediler, sıkmadılar. İllüsyonist, kuklacı, pamuk şekerci...
Artık ilkokul dönemi başlıyor bizim için. Şimdiden araştırıyorum ne yapmalı ne yapmamalı... Zorlu bir yıl olacak gibi görünüyor. Bu yıl ilk kez uygulanan bir sistem var; 2004 doğumlu tüm çocuklar oturdukları yere göre okullara yerleştirildiler. Yani okulların açıldığı gün sırtına çantasını takıp gidecek çocuklar, ayrı bir işlem yapılmasına gerek olmayacak.
Şu elyazısı işi nasıl olacak bakalım. Bununla ilgili bazı şeyler okudum, çocukların dikkatinin el yazısında daha uyanık olacağını, kelimeleri bütün olarak daha iyi öğreneceğini öne süren bazı makaleler de var. Ancak şöyle de bir şey var, ilk yıl elyazısını öğrenecekler ama normal kitap harflerini daha sonra çözecekler sanırım. O zaman çocuklara okutulacak kitaplar birden azalıveriyor. Elyazısıyla yazılmış kitaplar çalışılacak önce. Ben biraz kuşkuluyum bu konuda ama mecburen neyse o. Belki ben de elyazısı yazmayı hatırlarım yeniden :)
Etiketler:
Elif 5N1K,
Evim,
Hatırladıklarım,
Yaşam
27 Ocak 2009 Salı
Ankara'ya da İKEA açılsın artık
Açıkçası düzene ve düzenli insanlara hayran olmakla birlikte çok düzenli biri olduğumu iddia edemem. Kafam gibi çevrem de çabuk dağılır. Niye? Çünkü 10 tane şeyi bir arada düşündüğüm gibi 10 işi bir arada yapmaya çalışırım da ondan.


Ama sanıyorum, çalışan kadının en ciddi sorunlarından biri bu aslında. Yoksa IKEA'nın düzenleme üniteleri birdenbire bu kadar popüler olur ya da dekorasyon dergileri sürekli bundan bahseder miydi? Evler küçük, kalabalık ve en önemlisi "hız" daha doğrusu "zaman" hayatımızdaki en ciddi stres kaynağı. Dolayısıyla saklama/depolama çözümleri, bugün en önemli "ev" konularından biri olmuş durumda. (Bkz. Yukarıda beni kurtaran IKEA ürünlerinden bazıları. Bunları artık İzmir'den veya İstanbuldan taşımak istemiyorum.)
Yazdım da ne olacak? Bursa'dan sonra Eskişehir'e bile açabilirler. Ya da İzmir'e 2. bir tane. Şaşırmam. Tamamen umutsuzum.


Ama sanıyorum, çalışan kadının en ciddi sorunlarından biri bu aslında. Yoksa IKEA'nın düzenleme üniteleri birdenbire bu kadar popüler olur ya da dekorasyon dergileri sürekli bundan bahseder miydi? Evler küçük, kalabalık ve en önemlisi "hız" daha doğrusu "zaman" hayatımızdaki en ciddi stres kaynağı. Dolayısıyla saklama/depolama çözümleri, bugün en önemli "ev" konularından biri olmuş durumda. (Bkz. Yukarıda beni kurtaran IKEA ürünlerinden bazıları. Bunları artık İzmir'den veya İstanbuldan taşımak istemiyorum.)
Yazdım da ne olacak? Bursa'dan sonra Eskişehir'e bile açabilirler. Ya da İzmir'e 2. bir tane. Şaşırmam. Tamamen umutsuzum.
29 Temmuz 2008 Salı
iyi ki doğdun kızım
Kızım bugün 4 yaşını doldurdu. Ben 4 senelik bir anne oldum. Farkediyorum ki kendim için yaptığımı sandığım şeyler bile hep kızım için aslında. İyi ki doğdun güzel yavrum.
7 Mayıs 2008 Çarşamba
Ev toplamaca

İşte bu günlerdeki ev halimiz... O kadar sıkıldım ki çizeyim ben bunu dedim. Ev toplamak zor, üstelik bizimki kadar yayıntısı fazla bir evse...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



























