29 Ocak 2007 Pazartesi

Diş Perisi




















Diş perisi Çağla Şeşen ERKAL için yaptığım karakter çalışması...

http://www.ortodontiperisi.com/intro4.html

Kırmızı Başlıklı Kız

Bir varmış bir yokmuş...

Benim küçük bebeğim büyümüş çocuk olmuş. Gözümü kapamaya korkuyorum; açtığımda okula başlayacak...
"Öyle bir geçer zaman kiii, dediğiiim aynıyla vakiiii...."

16 Ocak 2007 Salı

Eskiden













Hani
erken inerdi karanlik,
Hani yagmur yagardi inceden,
Hani okuldan, isten donerken,
Isiklar yanardi evlerde,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani ay herkese gulumserken,

Mev
simler kimseyi dinlemezken,
Hani cocuklar gibi zaman nedir bilmezken,

Eskidendi, çok eskiden.


Hani hepimiz arkadasken,
Hani oyunlar
tukenmemisken,
Henüz kimse bize ihanet
etmemiş,
Biz kimseyi aldatmamısken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani sarkılar bizi bu kadar incitmezken,
Hani korkutuk sarhosken gencligimiz
den,
Daha biz kimseye kusmemis,
Da
ha kimse olmemisken,
Eskidendi, çok eskiden.













Simdi ay usul, yildizlar eski
Hatiralar gökyüzü gibi gitmiyor ustumuzden

Gecen gecti, Gecen gecti,
Geceyi sondur kalbim
Geceler de genclik gibi eskidendi
Simdi uykusuzluk vakti.

Murathan Mungan

Leyla'nın Evi

Evin dışındaysam çantamda, evde ise yatağımın başucunda bir kitabım mutlaka olmalıdır. Anne olduktan sonra, önceki yaşamıma ait değişmeyen tek şey bu oldu; okumak. En yorgun zamanımda bile gece başımı yastığa koyarken elimde hep bir kitap oldu. Kızımı uyuturken, metroda... mümkün olan her koşulda. Okuduğum kitap bittiğinde ise huzursuz olur hemen yeni bir tanesini ararım. Evdeki bütün kitaplar bittiği için, babamların kütüphanesine dadandım son zamanda. Son okuduğum kitabı da babam önerdi işte, Leyla'nın Evi. Zülfü Livaneli'nin son romanı. Kardeşim imzalatmış bile... Müziği kadar yazınsal yönünün de çok sevdiğim Livaneli'nin bu kitabı da beni düş kırıklığına uğratmadı. Ev odaklı bir yaşam sorgulaması... Yerleşiklik, göçerlik, değişim, ev kavramı...
"Kimi zaman bir savaş bir kentin, bir ülkenin kaderini değiştirir, kimi zaman bir tek kişi koca bir ailenin... Leyla: Yalılarda doğmuş büyümüş bir paşazade, bir Osmanlı soylusu... Ali Yekta: Uşaklık kaderini değiştirme ihtirasıyla yanıp tutuşan bir İstanbullu... Rukiye-Roxy: Almanya’da doğmuş, seks modelliği yapmış bir hip-hop’çı.. Livaneli, birbirini hiç tanımayan bu üç ayrı kişiliğin yaşamını, bir 'İstanbul romanı'nda birleştiriyor. Kentlisi-köylüsü, varsılı-yoksulu, din hocası, söz sahibi bankacısı, gazetecisi... Her birinin bir nedenle ötekinin yaşamına girdiği, onu değiştirdiği, günümüz Türkiyesi... Ve bir roman kahramanı gibi öne çıkan pırıltılı Boğaziçi’nde, Bosnalılar Yalısı’nın ilginç dünyası... Leyla’nın Evi, dünyada sadece yaptığı müzikle değil, çeşitli dillere çevrilen, sinemaya aktarılan ve ödül alan kitaplarıyla da tanınan Livaneli’nin Mutluluk’tan sonraki romanı.." deniliyor arka kapakta. Usul usul öyle güzel anlatmış ki okumaya doyamadım.

Periler

"Peri, birçok farklı kültürün efsane, folklor ve mitolojisinde bulunan bir ruh veya doğaüstüdoğaüstü güçlere sahip olduğu düşünülmüş ve böyle tasvir edilmiştir. Modern kültürde çoğunlukla genç ve güzel kadınlar olarak tasvir edilseler de, eskiden bitkin yaşlı kadınlar veya yaramaz yaşlı erkekler olarak tasvir edilirlerdi. Farsça kökenli bir kelimedir. yaratıktır. Genellikle insan görünümünde, çoğunlukla çok küçük olduğu ve uçmak, büyü yapmak, geleceği görmek veya etkilemek gibi...



















Peri , eski Türk inanışında melektir. Aslı "Perişte" dir ve diğer türk dillerinde günümüzde de bu şekilde kullanılmaktadır, bizde ise kısalarak türkçemize peri şeklinde girmiştir."

















kaynak:http://tr.wikipedia.org/wiki/Peri

6 Ocak 2007 Cumartesi

Hayır yeni yılda kar yağmadı

Yeni taşındığımız evimizdeydik, dışarı çıkmadık. Arkadaşlarımız geldi. Tatlı ahududu şarabı getirmişler, çok sevdim. Güzel kızım evde misafir olduğu için çok mutlu oldu. Ne kadar sosyal, evcil bir çocuk yaptık biz böyle :o) Uyuyana değin hopladı zıpladı. İlk kez birbirimize küçük hediyeler aldık yeni bir yıl vesilesiyle. Kızımıza ben Süngerboblu bir resim defteriyle yine Süngerboblu 12 renk kuruboya takımı aldım. Babamız ise nereden ve nasıl bulduğunu anlayamadığımız muhteşem bir tahta oyuncak seti almış. Renkli renkli minik sallanan tahta atlar, kurşun asker ve kardan adam figürleri, kızaklar... Her biri küçük modeller. En az İpek kadar sevdim ben bu hediyeyi. Aslında Şubat ayında Belçika'ya gittiğimizde bu tür bir şey almayı istiyordum İpek'e. Yurtdışında tahta oyuncaklar oldukça revaçta biliyorum, hatta sırf tahta oyuncak satan oyuncakçılar olduğunu bile duymuştum.

Gecenin ilerleyen saatlerinde ise Çağan Irmak'ın bir filmini izledik, Hayali-i Cihan. Çağan Irmak, son yıllarda yaptıklarıyla ailecek kalbimizi çoktan kazandı (Çemberimde Gül Oya ve Babam ve Oğlum'dan sözediyorum) ama çok öncelerden daha Şaşıfelek Çıkmazı döneminde içim ısınmıştı tarzına. Bütün bunların üzerine snaryolarını yazdığı 12 bölümlük "Kabuslar Evi" filmleri beni artık sadık bir izleyicisi konumuna taşımış bulunmaktadır. Film diyorum çünkü dizi denemez, yalnızca mekan ortak diğer her şey her bölümde ayrı... Öyküler, oyuncular... Biz ilk 4 filmi izledik. Gerçekten etkileyici. Gerilim sineması çok zordur. Gülünç olmadan korkutmak ip üstünde yürümek gibidir. Üstelik, ben ciddi bir gerilim sineması izleyicisi olduğum için artık her film de beni tatmin etmemektedir. Açıkları hemen bulurum ve canım sıkılır böyle bir şeye. Ama beni bir şekilde yakaladı Kabuslar Evi. Öncelikle atmosfer çok başarılı, hem de her öykünün dokusuna göre aynı mekanı ufak dokunmalarla bambaşka havalara sokabilmiş yönetmen(bu arada ilk 3 filmi aynı zamanda da yönetmiş Çağan Irmak. Diğerlerinin senaryolarını yazmış onları da Uluç Bayraktar, Irmak Çığ ve Cevdet Mercan yönetmişler). İlk filmdeki (Takip) düş sahnesi çok rahatsız ediciydi. Bu atmosferi kurması için insanın mutlaka öyle bir düş görmüş olması gerekir diye düşünüyorum. Oyunculara söyleyecek hiç bir sözüm yok, birbirinden değerli oyuncular var her bir filmde. Jenerik de ayrı bir güzellik.

http://www.kabuslarevi.com/